·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  GÖZCÜ

               Yakup Tufan

 

yakuptufan@hotmail.com



BANGALDEŞ’DE MUSON YERİNE
GÜL YAĞMURU



    Uçağımız Dakka Hava Limanına inmek için alçalışa    geçtiğinde, güneşin ilk ışıkları ortalığı çoktan aydınlatmaya başlamıştı. Uçağın pencesinden heyacanla aşağıdaki manzarayı seyrediyordum. Kafamda ise hep o sel sularıyla kaplı düz ve engin bir ülke manzarası canlanıyordu. Haksız da değildim; Bangaldeş’i basın ve TV ekranlarından Muson yağmurlarıyla, sel ve su baskınlarıyla boğuşan bir ülke olarak tanımıştık. Şimdi gözüme çarpan manzaralar da bunu doğrular vaziyetteydi. Aşağıda düz bir ova ve sık sık aralıklarla su birikintilerini veya küçük gölleri andıran manzaralar gözüküyordu.  Bununla birlikte su birikintilerinin aralarında belirli aralıklarla dumanlı bacalar da manzarayı süslüyordu. Görüntü bir sanayi bölgesine benzemiyordu. Öyleyse, sabahın erken saatlerinde bunca bacalardan çıkan dumanın aslı nedir diye, meraklandım doğrusu. Kafamı bu düşünceler meşgul ederken, uçağımız Dakka Hava Limanına çoktan inmişti.

 Uçaktan inerek hava limanına girdiğimizde, gözüme ilk çarpan yazı, duvardaki ‘”Welcome to Bangaldesh” oldu. Edindiğim bilgiye göre, İngilizce, Bangaldeşte 2. resmi dil imiş.  
Pasaport kontrolünden geçtikten sonra, sıra bagajlarımızı beklemeye gelmişti. Bagajların geldiği bandın etrafı ise, tam bir ana baba gününü andırıyordu. Yüzlerce çanta, valiz veya paket sağa sola atılmış sahiplerini bekliyordu. Ortalık karma karış olmuş ve adeta herşey bir birine girmişti. Günlerden arefe olması, kalabalık yolcu akını ve bu manzara bizim gözümüzü iyice korkutmuştu. Acaba, bizim çantalar Duha (Katar) Hava Limanında aktarma esnasında uçağa yüklenmişmiydi? Zira biz önce  Frankfurt’tan Duha’ya uçmuş va Duha’da da aktarma olmuştuk.
Maalesef ben bu konuda kötü tercübe edinmiştim: Bir seferinde yine böyle aktarmalı uçarken, bizim bagajlarımız Amman Hava Limanında(Ürdün) kalmıştı ve biz Hartum Hava Limanına(Sudan) indiğimizde bagajlarımızı bulamamıştık. Ancak iki gün sonra eşyalarımız Amman’dan Hartum’a gelebilmişti.
Allah’tan Dakka’da korktuğumuz başımıza gelmedi. Saatlerce bekledik amma, sonunda çantalarımıza kavuştuk.

Dışarıya çıktığımızda da ortalık tam bir ana baba gününü andırıyordu. Yolcu bekleyen yüzlerce insan, demir parmaklıkların ardından dört gözle yakınlarını bekliyorlardı. Parlayan güneş ise tam bir bahar havasını andırıyordu.  Benden başka da kimselerin üzerinde kışlık kazak ve partüsü yoktu. Biz tedbirimizi Almanya’ya göre almıştık, zira orada kış vardı ve Bangaldeş’te bu kadar sıcak olabileceği  hiç aklımızdan geçmemişti.

Yakınlarını karşılamak için çıkış kapılarına doğru hücum eden eden insanlar, polis ve askerler tarafından zor muhavaza ediyorlardı. Herkesin gözü kapılardan dışarı çıkanlarda idi, belliki bir yakınlarını bekliyorlardı. Bizim misfir olduğumuzu anlayan emniyet güçleri, demirparmaklı kapıları açtılar ve bizi bekleyen arabanın içeriye girmesine izin verdiler. Zira Dakka Hava Limanı çıkış kapılarının önleri boydan boya  parmaklıklar ve demirparmaklı kapılarla trafiğe ve yolcu bekleyenlere kapatılmıştı.

Münibüse eşyalarımızı yüklemeye yardımcı olan valiz taşıyıcılarına da üç beş kuruş verdikten sonra, açılan kapıdan dışarı çıktık  ve bekleşen kalabalıklar arsından güç bela geçerek hava limanını terk ettik.
Yolumuz bir hayli uzaktı ve Dakka’dan  yaklaşık 120 km ötede bulunan Kişoraganj (Kishoraganj) şehrine gitmemiz gerekiyordu. İşin kötü tarafı ise yolumuz Dakka’nın içinden geçiyordu.
Verilen bilgilere göre Dakka 15 milyon insanın yaşadığı (Capital of Bangaldesh) bir başkentti.

Şehrin içerisinde yol alırken korktuğumuz başımıza geldi ve eşi benzeri zor gürülen bir tafik manzarasıyla karşılaştık. Östelik yollar da oldukca bakımsızdı ve her türlü vasıtalarla tıklım tıklım doluydu. Trafik İngiliz usulüydü ve arabalar sağdan (pek sağ sol demiyorlardı) gidiyordu.

İçi ve dışı insan ve eşyalarla dolu otobüsler, yük araçları, taksiler, rikşalar, bisikletler,  öküz veya manda arabaları tam bir birlerine girmiş vaziyetteydi. Binlerce yayanın durumu ise daha da vahimdi ve araçların aralarından karşıdan karşıya  geçmeye çalışıyorlar ve vasıtaların kendilerine çarpmalarından kıl payı kurtululuyorlardı. Kısacası ortalık mahşer kalabalığı ve tam bir ana baba günüydü.

Bayram vesilesiyle herkes memleketine, yakınlarının yanına kavuşmak üzere, Dakka’dan yola çıkmıştı. İçi ve dışı dolu vasıtalar yol bulmak için, adeta bir birlerine sürtünerek ilerlemeye çalışıyorlardı ve korna sesleri düğün alaylarını andırıyordu.  Bizim şoför herkesten biraz daha fazlaydı ve o da ilerlemek için devamlı kornaya basıyordu. Korna sesi, gürültü ve patırdıdan kafam iyice şişmiş ve artık kulaklarımı tıkamaktan başka çarem kalmamıştı. Bangaldeşli yol arkadaşım M. Azizi Rahman ve diğerleri ise, bu kaostan hiç bir rahatsızlık duymuyorlardı. Belli ki onlar bu manzaraya alışıktılar. Nede olsa burası onların memleketleriydi.

Güç bela Mega Kent Dakka’yı geride bırakmış ve düz bir ovada yolda ilerliyorduk. Yollar burada da çok bozuktu ve zaman da tek şerit üzerineydi. Etrafımız pirinç tarlaları, su birikintileri (göletler) ve zamam zaman da ağaçlıklarla kaplıydı. Bizim şoför ise korna çalmayı adeta adet edinmişti ve karşıdan gördüğü her arabaya korna çalıyordu. Sonradan öğrendiğimize göre, Bangaldeş’te araba kazası olunca, korna çalmayan taraf suçlu sayılıyormuş, zira karşı tarafı uyarmamış oluyormuş!

Yolumuz geniş bir nehir (Meghina Nehri) üzerinde bir köprüden geçiyordu ve geçiş paralıydı. Yol tek şeritli olduğu için biz de diğer arabalar gibi geçiş sırasını beklemeye başladık ve hava da iyiden iyiye ısınmıştı. Nihayet sıra bize gelince, körüye doğru tırmanmaya başladık. Zira köprü oldukca yüksekteydi. İlginç, Bangaldaşte köprüler oldukca yüksek ve yollar köprülere göre ayarlanmamış, yani köprüye çıkmak için önce dik rampalardan tırmanmak gerekiyor. Bu vaziyeti nasıl izzah etmek mümkün bilmem amma görünen o ki, köprü geçişleri hem şöförler ve hem de yolcular için adeta bir zulüm.

Merakla etrafı seretmeye devam ediyordum, 120 km’lik yol ise bir türlü bitmiyordu.
Yol boyunca bazen pirinç eken, bazen pirinç diken ve bazen de tarlaları pirinç ekimine hazır hale getirmekte olan grup grup kadınlınlar, erkekler ve çocuklar görüyorduk. Garipler adeta çetin hayat şartlarıyla ve çamurla şavaşıyorlardı. Ardadaşım M. Azizi Rahman’a   soruyorumdum: Bu çamur ve milek içerisinde pirinç tarlalarında çalışan insanlar, günde kaç para kazanıyorlar?  Vahim vaziyet nedir böyle? Bu insanlar hasta olmuyorlar mı? Rahman’ın verdiği cevap ise ilginç oluyor ve o, çok değil olsa olsa bir Euro (!) olabilir ve ekliyor,bu vaziyette çalışmaktan başka çareleri de yoktur diyordu. Aldığım bu cevap, soframıza gelen pirinçte ne kadar büyük bir emek ve alınterinin olduğunu daha iyi anlıtıyordu. Aynı zamanda,  kardeş Bangaldeş halkının çektiği sıkıntı ve yoksulluğu daha iyi anlamama yetiyordu. Kendi kendime; iyi ki kurban kesmek, yardım yapmak ve fukarayı sevindirmek için bu yoksul ve kardeş ülkeye gelmişiz, diyordum.

 Yol boyu uğradığımız, içerlerinden geçtiğimiz irili ufaklı şehir ve kasabaların hemen hemen  hiç birinin durumları  iç açıcı değildi. Trafik ise her yerde aynı karkaşa içerisindeydi. Taksi görevi yapan ve ulaşımı  sağlayan Rikşalar her tarafa hakimdiler. Ekseri Rikşa sürücülerinin ise ayaklarında ya  eski terlikler vardı  yada yalınayaktılar. Besbelli ki kazandıkları para, ayakkabı alma şöyle dursun, karınlarını doyurmaya yetmiyordu.
Bilhassa şehir merkezlerinde veya yol kenarlarında bulunan dükkanlar, küçük işyerleri, ince saçlardandan (teneke) yapılmış ilkel yapılara benziyorlardı. Yol kenarlarında bir şeyler satmaya çalışan kadınkar, gençler ve çocuklar ise garip bir vaziyetteydiler. Yoksulluk bellerini bükmüş ve ümitleri tükenme noktasına gelmiş insanlara benziyorlardı.

Fakirlik ve geri kalmışlık her haliyle ve her yerde kendini gösteriyordu. Herhalde fakirliğin sebebinin biri de, Bangaldeş’in küçücük (144.000 km2) bir ülke olması ve 160 milyon gibi büyük bir nüfusa sahip olmasıydı.
Yol boyu çarşı pazar kum gibi insan kaynıyordu. Şübhesiz ki, bu küçük ülkenin bu haliyle yapacak fazla bir şeyi yoktu ve kendine uzanacak bir yardım eline daima muhtaçtı. Biz de yardım yapmak için bu ülkeye gelmekle çok isabetli bir iş yapmıştık.

 Sabah saat10:00 civarında çıktığımız yol, epeyce geride kalmış ve şimdi saatlerin 15:00 i gösterdiği bir sıralarda Kişoraganj şehrine ulaşmıştık. Yani 120 km’lik yol 5 saat gibi bir zamanımızı almıştı. İçimde de bir heyacan vardı ve onu gizleyemiyordum. Acaba, Kişoraganjda bizi kimler karşılayacaktı? Yol arkadaşım M.A. Rahman’nın akrabaları nasıl bir insanlardılar, diye kendi kendime düşünürken, arkadaşım Rahman, işte geldik, dedi.  Hele şükür, yorucu ve tehlikeli bir yolculuktan sonra nihayet  gelmiştik. Şimdi şehrin ana caddelerinden eve doğru ilerliyorduk. Kişoraganj şehri   de bakımsızdı ve caddelerde pek arabalar  gözükmüyordu. Fakat her taraf yine insan ve Rikşalarla (üç tekerlekli ve bir nevi taksi vazifesi gören bisiklet) doluydu. Burada da yolda ilerlemek bir hayli zordu  ve bizim söför yine durmadan  kornaya basıyordu. Zaten korne sesi 5 saattir  beni mahvetmişti.

Nerdeyse şehri bir baştan bir başa geçmiştik. İlerde, yol kerarında bekleşen bir kalabalığı gördük ve arabamız istikamate doğru ilerlermeye başladı ve Rahman, işte geldik, dedi. Şurası bizim evimiz ve kalabalık insan grubu da bizleri, daha doğrusu seni karşılamak için bekliyorlar, dedi.

Gerçekten de arabadan iner inmez etrafımızı gençiyle, yaşlısıyla  büyük bir kalabalık sarmıştı. Bangaleş dilinde (Bangali) hem hoş geldiniz  diyorlar ve hem de bemim üzerime güller arıyorlardı. Kalabalıkların arasından gelen bir yaşlı insan, elindeki gül buketini boynuma taktı ve kırk yıllık dir dost hasretliği içerisinde bana sarıldı. Bu arada karşılama yapmak için bekleşen insanların üzerime gül ve gül yaprakları  atmaları devam ediyordu. Biz muson yağmurları ülkesinde, adeta gül yağmuruna tutulmuştuk. Bangaldeşli kardeşlerimizin gül yağmuru, güler yüzle boynumuza sarılmaları, beni çok etkilemiş ve yol boyu çektiğimiz sıkıntıları çoktan unutmuştum.

Sevinç ve heyacan içerisinde,sağlı sollu dizilmiş insanları ayrı selamlayarak, demirkapıdan içeriye  misafir olacağımız eve doğru ilerliyorduk. Böylece çetin yolculuk son bulmuş ve biz menzile ulaşmıştık.

Selamlaşma ve kucaklaşma faslı bittikten sonra, arkadaşım ve şimdi evinde misafiri olduğum M.A. Rahman, benden kısa bir konuşma yapmamı rica etti. Bunun üzerine, bizi karşılamaya gelen  ve saatlerce yolumuzu bekleyen Bangaldeşli kardeşlerime dönerek her birine ayrı ayrı teşekkür ettim. Almanya ve Türkiye’den  getirdiğim selamları söylerken, insanların bir kısmı “Allahü Ekber” diğer bir kısmı ise „Hoş Geldiniz” (welcome) diyerek karşılık veriyorlardı. Selamlama konuşmamı kısa kestim ve zaten uzatmaya hiç gerek yoktu. Zira insanların gözleri ve gülümseyen yüzleri her şeyi  anlatıyordu ve fazla söze gerek yoktu.

Bugün; arefeydi ama, biz Bangaldeş’te karşılaştığımız bu manzarayla  bayram  sevincini çoktan yaşamaya başlamıştık.


Yazarın diğer yazıları:

BANGALDEŞ’DE MUSON YERİNE GÜL YAĞMURU
HACCA YOLCULUK HAKKA YOLCULUK
Fransa’nın İmajı
Uyum nedir?

   
SAYFA BASI

| Ana Sayfa | Haberler| Gazeteler | Ekonomi | Firmalar | Spor | Yazarlar 

Copyright © Mima Datentechnik / Jülicherstr.20 / 52070 Aachen / Deutschland
Tel:
+49 (241) 900 57 50 (pbx)  Fax: +49 (241) 99 777 57  
e-posta:
info@Turkpartner.de
Bu site Mima Datentechnik Internet Servisi tarafýndan hazýrlanmaktadýr

Yakup Tufan
BANGALDEŞ’DE MUSON YERİNE GÜL YAĞMURU
Mahmut Aşkar
Samimiyet lütfen!...
Muhsin Ceylan
Erbakan ve partisine psikolog değerlendirmesi
Şensel Aşkın
Eylül Akşamlarının -Yada Bir Kaybın- Ardından
Sebahattin Çelebi
O yağmurlar
Mustafa Can
Delilerle Arkadaşlık 1
Yılmaz Kuzucu
Herseye rağmen
Sizden Biri
Kan parası
Üzeyir Lokman Çaycı
Yorgun değiliz biz türküler varken...
Dr. Nebil Bozdoğan
Burun estetiğinde modern yaklaşım
Şefik Kantar
Almanya’da Türk Adası
Hidayet Kayaalp
Ne yoksuluyuz biz?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
Fikret Ekin
Bir Konuşmaya Notlar..
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Latif Çelik
Ayný acýyý duyanlar en samimi olanlardýr
Ali Kılıçarslan
Doðru yazalým, doðru konuþalým!
Ozan Yusuf Polatoğlu
Seçim Şakası
İsmail Tüysüz
Yılbaşı ve noel kutlamaları hakkında neler biliyoruz
Ayten Kılıçarslan
Azınlık Türk kadın hareketi var mı?
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bili