A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu

Kendinizi değil kilonuzu yakın

·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  YAZARLAR  
·  SÖYLEŞİ  
·  EKONOMİ  
·  POLİTİKA  
·  SPOR  
·  DÜNYA  
·  KADIN & YAŞAM  
·  SAĞLIK  
·  MUTFAK  
·  ÇOCUKLAR  


  GÖZCÜ

               Yakup Tufan

 

yakuptufan@hotmail.com







GÖÇ VE AVRUPA TÜRKLERİ


Tarihe baktığımızda, göçler tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu görürüz. Göçler, bazen zulüm ve baskı,  bazen olumsuz tabiat şartları, bazen de istiklal ve istikbal sebebiyle vuku bulmuştur.
Dinler tarihinde de aynı şeyi görmek mümkündür. Bir çok peygamber, ya hakkı yaymak veya zalimin zulmünden kurtulmak için (Allah’ın emri doğrultusunda) göç etmişlerdir. Hz. Musa, İsrailoğulları ile birlikte Fravun’un  zulmünden kurtulmak için Mısır’dan Filistin’e göç etmiştir. Yine Hz. Muhammed (sav) ve Mekkeli Müslümanlar, Ebu Cehiller’in şerrinden kurtulmak ve hakkı yaymak (tebliğ) için Mekke’den Medine’ye göç(hicret) etmiştir.

Türkler, tarihte en çok göç eden ve dünyaya yayılan milletlerden biridir. Bir kısım Türk boyları, çeşitli sebeplerle peyder peyi, “Türkistan”(Orta Asya- Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan,...) coğrafyasından  göç etmişlerdir. Kuzeye göç eden  Türkler, “Sibirya” (Yakutistan, Dolganlar,...) ve “İdil Ural Bölgesi”ne (Çuvaşistan, Başkurtistan, Tataristan,...) yerleşmişler. Güneye göç eden Türkler, Afganistan, Keşmir, Pakistan, Hindistan ve Bangladeş coğrafyasının derinliklerine kadar ilerlemişler,  devletler ve imparatorluklar (Babür İmparatorluğu,...) kurmuşlardır. Doğuya göç eden Türkler, Salurlar veya Sarı Uygurlar, Çin’in “Gansu” bölgesine kadar uzanmışlardır. Batıya göç eden Türkler ise, daha geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Zaman içerisinde “İran, Kafkaslar, Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu”  coğrafyasına yerleşmişler ve bu diyarları kendilerine vatan bilmişler, yurt edinmişlerdir. Çok çeşitli devlet ve imparatorluklar (Selçuklular, Osmanlılar,...) kurmuşlar ve yeni medeniyetler inşa etmişlerdir.
Özellikle Osmanlı döneminde “Balkan Yarımadası”na göç eden Türkler, bugün Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Moldovya, Makedonya, Kosova Arnavutluk,  Sırbistan ve Bosna’da azınlık olarak yaşamaktadırlar.

Göçler, çok zaman “yeni medeniyetlerin doğuşuna, insanlığın terakkisine, kültürlerin gelişmesine ve zenginleşmesine” vesiyle olmuşlardır. Bununla birlikte yine göçler, bir çok kavimlerin erimesine, asimile olmasına ve yok olmasına sebep olmuştur.
Kısacası tarihte göçler, bazen yeni ufuklara ışık tutmuş, yeni medeniyetlerin doğmasına vesiyle olmuş ve bazen de kavimlerin erimesine, asimile olmalarına ve yok sebep olmuştur. Tarihte yeterince misalleri görmek mümkündür...

Yirminci yüz yılın ikinci yarısının başlarında  Avrupa’da yeni bir göç dalgası başladı. Değişen siyasi ortam ve yeniden çizilen  sınırlar, yeni göç dalgalarını da beraberinde getirdi.
Diğer taraftan ise, “İkinci Dünya Savaşı”nda yıkılan ve yakılan Avrupa, savaş sonrası “Marshal Planı” desteğiyle,  sanayi ve kalkınma alanında yeni döneme girdi. Her tarafta yeni kurulan veya yeniden üretime geçen fabrikalar,  büyük bir işgücü ihtiyacını da beraberinde getirdi. Bu vesileyle Avrupa ülkeleri arasında içgücü anlaşmaları yapıldı. Özellikle fakir Güneydoğu Avrupa Ülkeleri’den (Yunanistan,Yugoslavya, İtalya, Ispanya ve Portekiz) Kuzeybatı Avrupa Ülkeleri’ne (Avusturya, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Finlandiya, Danimarka, İsveç  ve İsviçre)  hummalı bir işçi göçü başladı. Çok geçmeden Türkiye’de bu kervana katıldı ve 30 Ekim 1961 tarihinde Türkiye ile Almanya arasında remen “İşgücü Anlaşması” imzalandı.  Böylece, Anadolu’dan başta Almanya olmak üzere, bir çok Avrupa ülkelerine büyük “işçi göçü” başlamış oldu.

Altmışlı yılların başlarında, Anadulu’nun dört bir köşesinden  akın eden ve dalga dalga “Orta Avrupa, Benelüks ve İskandinav Ülkeleri”ne  yayılan Türk işçileri, büyük bir göçün batıya hurucuna sebep oldu.
Parlak bir istikbal, iş, aş ve refah vaad eden Avrupa, yoksul Türk işçileri için bulunmaz bir bir fırsat ve ganimet olmuştur. Bu sebepledir ki, Anadolu’dan Avrupa’ya işçi akını, işgücü, tam bir „hesap kitap yapılmadan, aklıselim bir plan, proğram ortaya konmadan ve düşünüp taşınmadan” gerçekleşmiştir. Tabiri cayizse Allah Kerim diyerek, Avrupa’ya tam bir balıklamaya atlanılmıştır...

Büyük umutlar ile Avrupa’ya gelen Türk işçileri, Almanya başta olmak üzere Avusturya, Fransa, İsviçre, Belçika, Lüxemburg, Hollanda, Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya ve Büyük Birtanya’ya yayılmışlardır. Güneydoğu Avrupa Ülkleri’nden (Ispanya, Portekiz, İtalya, Yugoslavya veYunanistan) gelen işçiler gibi, genellikle işçi yurtlarına yerleştirilen Türk işçileri, bir kısmı usta ve bir kısmı da vasıfsız işçi olarak demir çelik, maden ve otomobil sanayi başta olmak üzere,  hemen hemen bütün  alanlarda işe başlamışlardır.

Ruhr Havzası’ndan (Rheinland-Wesfalen) başlayan Aşağı Saksonya ve Belçika’ya kadar uzanan onlarca “Taşkömürü Maden Ocakları”nda, on binlerce Türk işçisi, derinliği bin bin beşyüz metreye varan yeraltında, “taş ve kömür tozu demeden”, canla başla çalışmaya koyulmuşlardır. Yine aynı şekilde Ruhr Havzası “Thyssen ve Krupp Demir Çelik Fabrikaları” ve “Fort” (Köln) “Opel” (Bochum, Rüsselsheim) “Volkswagen” ( Kassel) “Mercedes” (Stuttgart) ve “BMW” (Münih) Otomobil Sanayi’nde Türk işçileri çalışmaya başlamışlardır.

Her geçen gün Anadolu’dan yeni gelen ile birlikte sayıları artan artan Türk işçileri, iki yıl çalışıp tekrar Türkiye’ye geri dönme planlarını da (her iki yılda bir) gelecek iki yılın sonrasına ertelemeye başladılar. Böylece iki yıllar dört yıllar, dört yıllar ise sekiz yıllar olmaya başladı. Dönüş planları uzayınca, çare aile birleşiminde arandı. Altmışlı yılların başından yetmişli yılların başına kadar genellikle işçi yurtlarında geçen hayat, “aile birleşimi” ile birlikte yeni bir döneme girdi ve Anadolu’dan Avrupa’ya yeni bir göç dalgası başlamıştı...

Peyder peyi iççi yurtlarından ayrılan Türk işçileri, artık toplum içerisinde, yerli halk ile berber, apartman dairelerinde ikamet etmeye başladılar.  Hedefte daha çok “tasarruf ve geri dönüş planı” olduğu için Türk aileleri, özellikle „eski ve ucuz” daireleri tercih ediliyordu. Ev döşmesinde de çok zaman “ikinci el” ve bazen de daha eski (dışarıya atılan) mobilyalar tercih ediliyordu. Zaman zaman aşırı tasarruf, gelenek(siz) ve görenek(sizlik) bir birine karışıyor, tasarruf anlayışı cimriliğe dönüşüyordu. Avrupa’da ailesi ile birlikte oturduğu eve yeni ve düzgün mobilyayı lüzumsuz ya da lüks gören Türkler, Türkiye’de aşırı “pahalı ve lüks” ev veya  daire yaptırmaktan da geri durmuyorlardı. Ortada büyük bir tezat ve çelişki vardı. Türk işçileri “ifrat ve tefrit arasında” gidip geliyorlardı...

Altmışlı yıllarda işçi yurtlarında kalan, yetmişli yılları aile birleşimi ile geçiren Türkler, seksenli yılların başlarından itibaren Avrupa’da yavaş yavaş “yerleşik” hayata geçiyorlardı. Artık “gurbet eller” aheste aheste „yeni vatanlar” olmaya başlamıştı. Bununla birlikte yerleşik hayat, aile birleşimi, çocukların Avrupa’da  büyümesi, bir çok mesuliyeti ve meseleyi de bebarberinde getirmişti. Altmışlı yılların başında hiç bir hazırlığı ve ön bilgisi olmadan Avrupa’ya akın eden Türk işçileri, aile birleşimi ve çocukların Avrupa ülkelerinde büyümeriyle birlikte ortaya çıkan bir çok meseleye de hazırlıksız yakalanmışlardı. Düşünce ve anlayış aşağı yukarı yine aynıydı: Saldım çayıra mevlam kayıra...

Avrupa’da kalıcılığı tam manasıyla netleşen Türkler, kurdukları cemiyetler ve açtıkları camiler bünyelerinde, inanç ve kültür değerlerini yaşamak, kimliklerini korumak maksadıyla çeşitli faaliyetlere başladılar. Şunun şurasına da açıklık getirmek lazım: Bu faaliyetlere başlamanın esas başlangıcı ve sebebi; Türkiye’deki siyasi ve sosyal gelişmelerdi. Türkiye’de oluşan sağdan sola çeşitli yelpazeler, Avrupa’da yaşayan Türk işçilerini de yakından etkiliyordu. Türkiye’de rüzgar eserse, Avrupa’da (Türkler arasında) fırtına kopuyordu. Buna parelel olarak Avrupa’da ortaya çıkan “ayrımcılık, dışlama ve ırkcılık” Türkler’i deriden rahatsız etmeye başlamıştı. Aşırı uçlar ve ırkcılar tarafından tecavüze uğrayan, yolları kesilen ve evleri kundaklanan Türkler, kendilerini korumak, güç birliği oluşturmak ve meselerini ilgililere daha iyi duyurmak maksadıyla, Sivil Kitle Kurululuşları çalışmalarına çok önem veriyorlardı. Zaten başka careleri de yoktu. Bununla birlikte göz ve kulaklarını anavatandan ayırmıyorlardı. Her vesileyle Anavatan Türkiye’den  yardım talep ve destek talep ediliyordu. Heyhat! Ankara (yetmişli, seksenli ve doksanlı yıllarda) kendi derdine düşmüştü ve Berlin, Brüksel ve Paris’de olup bitenlerle ilgilenecek ne zamanı ne de mecali vardı. Anavatan; „yağmak söyle dursun, gürlemekten bile aciz”di...

Doğu Bloku’nun çökmesi ve Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte Avrupa’da yeni bir dönem başladı. Başlangıçta “Ortak Pazar” niyetiyle kurulan ekonomik birliktelik, artık “Avrupa Birliği” (AB) sürecine girmişti. Birliğe üye olmayı milli hedef haline getiren Türkiye’ye akıl almadık engeller ortaya koyan AB, “Doğu Avrupa Ülkeleri”ni birliğe dahil etmek için her türlü imkanı seferber etmekten geri durmuyordu. Türkiye’nin AB’yi “Hristiyan Kulübü” benzetmesine ise  kimse aldırış etmiyordu...

Doğu ve Batı Avrupa’nın birleşmesi, AB’nin büyümesi ve güçlenmesi, Avrupa’da ırçılığı ve ayrımcılığı azaltmadı ve maalesef tam aksine tırmanışa geçirdi. Almanya’da (NPD), Avusturya’da (FPÖ), Fransa’da (FN), Hollanda’da (PVV), Danimarka’da (DF), Finlandiya’da (WF) ve Belçika’da (VB) ırkçı parti ve gruplar, her geçen gün yükselişe geçmeye başladılar.
Irkçı parti ve gruplar genelde bütün yabancıları hedef almalarına rağmen, özellikle “Türk ve Müslüman Göçmenler” adeta hedef tahtasına oturtulmuştu. Müslümanların cami ve cemiyetlere saldırılar artıyordu. Türkler’in evlerine ve işyerlerine alenen tehdit ve kundaklamalar dalga dalga (Solingen, Mölln,...) yayılıyordu. Irkçılar o kadar ileri gittiler ki, Dresden’de bir mahkemede ve hakimlerin gözleri önünde, Müslüman bir  hanımı (1 Temmuz 2009) hunharca katlettiler. İşin daha vahim olanı ise, sağduyu sahibi bir kısım partiler(!?), kurum ve kuruluşlar, ırkçı hareketlere karşı sağlam duruş sergilemek şöyle dursun, adeta “sel önünden kütük kapmak telaşı”içerisine düştüler. Denilebilir ki; Avrupa’da bir kısım parti, kurum ve kuruluş, insan hakları, demokrasi, din ve vicdan hürriyeti, saygı (kabul) ve hoşgörü konusunda sınıfta kalmıştır.

Yılların yılları kovalamasıyla birlikte, Türkler’in Avrupa’da yalnız nüfusları değil, meseleleri de arttı. Avrupa Türkleri 2000’li yıllara gelindiğinde; “aile, eğitim, gençlik, kimlik ve dil” konuları başta olamak üzere bir çok büyük mesele ile karşı karşıya geldiler.  Öte yandan “ırkcılık, ayrımcılık, sosyal meseleler, vatandaşlık, çifta vatandaşlık, seçme ve seçilme hakkı” tam bir baş ağrısı haline geldi. Bir çok alanda kaşılaşılan çifte standart uygulama, Türkleri iyice rahatsız ermeye başladı.  Muallak olan “uyum” ise tam bir ”temcit plavı” oldu...

Avrupa’ya göçün yarım asrı geride bıraktığı şu  günlerde; dönüp “arkaya bakmak” lazımdır! Bu mihval üzere yeniden bir “durum değerlendirmesi yapmak” şarttır! Öte yandan bir de “özeleştiri” yapmak lazımdır: Avrupa Türkleri, tabiri caizse “aynanın karşısına geçmek” ve kendini baştan aşağı bir süzmek zorundadır! İçine düşünülen durumu “muhakeme etmek”, dış ve iç sebepleri ve özellikle de “kendi ihmalini tesbit etmek” mecburiyetindedir! Neden ve niçin sorularına cevap aramak zorundadır! Heba edilen zaman ve enerjinin  hesabını çıkartmak zorundadır! Her şeyden önce gelinen noktayı doğru tesbit  etmek ve iyi bir “analiz” etmek mecburiyetindedir! Hülasa, nereden gelindi, nerede duruluyor ve nereye gidilecektir; buna cevap bulmak lazımdır...

Bugün Avrupa Türkleri, yaşadıkları bir çok Avrupa ülkesinde çoğunluk (nüfus) bakımından ya ikinci ya da üçüncü sırada bulunmaktadır. Mesela, Almanya’da sayı olarak  Almanlar’dan sonra Türkler ikinci sıradadır . Acaba, yaptırım gücü, etki alanı, “nüfus alanı” aynı orantıda mı? Yoksa nerede?
Avrupa Türkleri yaşadıkları ülkelerde;“ilimde, irfanda, eğitimde, edepte, ahlakta, kültürde, sanatta, siyasette, edebiyatta ve iktisatta,...” kaçıncı sıradadır? Tesiri, etkisi, yetkisi ve gücü nedir? Bütün bunlar tesbit edilmeli ve durum değerlendirmesi yapılmalıdır...

21.Asrın ilk çeyreği yaşanılan şu günlerde, çözüm bekleyen “aile, eğitim, gençlik, kimlik, sosyal ve siyasi,...” meseleler konusunda, “yeterli eleman, uzman ve altyapı” var mı?
Avrupa Türkleri, bugüne kadar kendi içerisinden  kaç tane “doktor, pisikolog, pedagog, sosyolog, mimar, mühendis, yazar, düşünür, siyaset ve ilim adamı, ticaret ve işadamı” yetiştirdi? Mevcut eleman ve uzman kadro meselelerin çözümüne yetiyor mu? Bunları masaya yatırmak, göz önüne getirmek gerekir. Aklıselim düşünmek, hesabı ve kitabı iyi yapmak lazımdır. Lafla penir gemisi yürütmek olmaz...

Bir mesele de kendini tarif ve ifade meselesidir. Avrupa’da yaşayan ve bugün sayıları milyonlara varan Türkler, artık kendini “Avrupa Türkleri” olarak ifade etmeye başladı. Lakin Avrupa’da hala ona “yabancı” gözüyle bakılmaktadır. Türkiye ise halk “Almancı”, devlet “gurbetçi” demeye devam etmektedir. Maalesef Avrupa Türkleri, ne Avrupa’ya ve ne de Anavatan Türkiye’ye bugüne kadar ne meramını ne de adını anlatamadı. Avrupa Türkleri kimliğini kabul ettiremedi. Bir muamma sürüp gitmekte...

Bugün; “erimemek, asimile olmamak, gerçek bir uyum içerisinde yaşamak, medeniyetler geliştirmek, kültürler zenginleştirmek ve bunların ötesinde kabul görmek” için Avrupa Türkleri’nin “yakın, orta ve uzun menzilli bir plan ve proğram” yapması lazımdır! Buna acilen ihtiyaç vardır!
Avrupa Türkleri, baştan aşağı “yeni bir nizam ve düzen” ortaya koymak mecburiyetindedir! Hem mevcut meselelerin halli ve hem de önünü görmek; elli yıl, yüz yıl sonra nerede olacağını bilmek bakımından “isabetli bir plan ve proğram” yapılması lazımdır!
Plansız, proğramsız, hedefsiz ve istikametsiz oturmanın ve durmanın hiç bir meseleyi çözmediği bellidir.
Plansız ve proğramsız geçen elli yılın maliyeti ortadadır; fazla söze gerek var mı?  

Sözün özü, işin hülazası şudur:
Avrupa Türkleri;  kendi meselerini çözmek, “asimile olmadan uyum içerisinde yaşamak” ve Anavatan Türkiye ile ilişkileri sağlam zemine oturtmak bakımından “yeni bir görüş ve yeni bir duruş” ortaya koymalıdır!  
Avrupa Türkleri; geçmiş yarım asırdan ders alarak ve gelecek nice asırlara yönelik;  “ilim, irfan, eğitim, edebiyat, kültür, sanat, siyaset ve iktasat” gibi alanlarda,  „Ana Plan”  (Mega Planı / Master Planı) yapmalıdır!
Avrupa Türkleri; kıyama kalkmalı, dik durmalı, yeni ufuklara ve aydınlık yarınlara doğru emin adımlarla yürüşe geçmelidir!
Unutulmasın ki göçler, yeni medeniyetlerin doğuşuna da, toplumların yok oluşuna da sebep olmuştur...

Dinslaken, 16 Nisan 2011
Yakup Tufan


 YAZARIN DİĞER YAZILARI:

GÖÇ VE AVRUPA TÜRKLERİ
ALMAN EĞİTİM SİSTEMİ  VE TÜRK ÇOCUKLARININ MESELELERİ
ALMANYA’DA İSLAM GERÇEĞİ VE GÖRMEYEN GÖZLER
AVRUPA’DA AİLE YAPIMIZDAKİ DİNAMİKLER VE DİNAMİTLER
KENDİNİ ARAYAN TÜRKİYE
MANEVİ DÜNYAMIZDA ARALIK, AŞURE VE MUHARREM’İN YERİ
BANGLADEŞ’DEN SELAM VAR
PAKİSTAN’DAN SELAM VAR
AVRUPA’DA RAMAZAN  BAYRAMI
SALDIRGAN İSRAİL VE “MAVİ MARMARA” BASKINI
NRW SEÇİMLERİ VE TÜRKLER’İN ÖNEMİ
ALMANYA İSLAM KONFERANSI VE MÜSLÜMAN CEMAATLERİN DURUMU
GÖÇMENLER VE UYUM MECLİSLER
PARELEL TOPLUM VE DİN GERÇEĞİ
ALMANYA’DA FEDERAL SEÇİMLER VE MÜSLÜMANLAR
NRW MAHALLİ SEÇİMLERİ VE MÜSLÜMANLAR
ALMANYA İSLAM KONFERANSI VE MÜSLÜMANLARIN MESELELERİ 
AVRUPA BİRLİĞİ  VE AVRUPA TÜRKLERİ
WİNNENDEN KATLİAMI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
BANGALDEŞ’DE MUSON YERİNE GÜL YAĞMURU
HACCA YOLCULUK HAKKA YOLCULUK
Fransa’nın İmajı
Uyum nedir?

 

   
SAYFA BASI

Mahmut Aşkar

Kendini İfade Edemeyen Müslümanın Tarifi?
Kendi içinde bütünlük arz etmeyen, kendisini tamamlayamayan müslüman azınlığa verilmesi muhtemel haklar da ancak, sergilediği duruşla örtüşen biçimde olur.  Devam

Yakup Yurt

YAZMA NEDENLERİM…
Kısacası ben gördüklerini ve yaşadıklarını kendince yorumlayan ve yazan bağımsız ve özgürlükçü bir adamım. Devam

Şefik Kantar

Batı cephesi bildiğiniz gibi
İçedönük Alman politikalarının temelinde; Almanlığı ve Alman İslamı’nı dayatma, ne şekilde olursa olsun kabul ettirme düşüncesi yatıyor.
Devam

Prof. Dr. Hacı Duran

Bürokratik Yargının Fanatikleri
Günümüzde Türkiye'nin yargı bürokrasisi arasında ortaya çıkan çatışmalar, birçok bakımdan kilisenin yaşadığı bu serüvene benzemektedir. Devam

Hidayet Kayaalp

LAMI CİMİ YOK
Çetelere sövmek, darbecileri lanetlemek belki insanı rahatlatır, ama gelecek nesillerin başına gelecek tehlikeyi ortadan kaldırmaz. Devam

Ali Kılıçarslan

Almanya’da İslam İlahiyatı
Almanya’da üniversitelerde Almanya’nın şartlarına göre ‘İslam İlahiyatı Kürsüsü’ kurulması gereklidir. Devam

Yakup Tufan

ALMANYA İSLAM KONFERANSI VE MÜSLÜMAN CEMAATLERİN DURUMU
Bu ülke müslümanların da ülkesidir!  Bu devlet müslümanların da devletidir ve onların hak ve hukukunu korumak ve kollamakla mükelleftir! Devam

Leman Kuzu

KABUL  ETMİYORUZ!..
Ey ABD, tüm dünya biliyor ki, sen emperyalist bir güçsün. Devam

Prof. Dr. Ramazan Demir

Neden Cumhuriyet?
Cumhuriyet, kendi içinde birçok devrimi barındıran bir hayat biçimi, yaşama biçimi olarak anlaşılmalıdır. 
Devam

Nuran Yelkenci

8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Müslüman Türk Kadınının Yeri...
Ev ekonomisini en iyi şekilde yönetebilen akıllı, eğitimli bir kadın neden ülkeyi
 yönetemesin?
Devam

Ozan Yusuf Polatoğlu

Bitlis’de 5  Minare  İsviçre’de 4 Minare
İsviçre’nin Müslümanların yaşamadığı çok kenar çevrelerden yüksek oranda minareye hayır oyları çıkmış, yoksa minareyi çok başka bir şey mi sanıyorlar fıkradaki gibi… Devam

Muhsin Ceylan

Eğitim masallı uyum yalanları...
Günümüzdeki uyumla alakalı sıkıntıların sebeplerinin mevcut kanun ve uyugulamalar olduğunu Sayın Bakan bilmez mi? Devam

Umut Bulut

Kalıbınıza tüküreyim
İnsan olarak en çok da sevdiklerimizden darbe alınca yaralanırız ya, bu yara kolay kolay kabuk tutmaz. Devam

Orhan Aras

KIRMIZI GÜL
Ama hangimiz şimdiye kadar güzel öğütlere kulak vermişiz ki? Hangimiz bile bile hayatımızda pişmanlıklar yaşamamışız ki?
Devam

Mehmet Ali Aladağ

Kötüler ve İyiler
Adam doğan güneşe sırtını çevirdi, batacak güneşten yana yüzünü döndü. Devam

Üzeyir Lokman Çaycı

Bu adam senin baban
Ay yıldızlı bayraklar da yıllar sonra yine devletin asil güçleriyle birlikte bölgede yerlerini almışlardı. Devam

Ayten Kılıçarslan

Kadın Dindarlığına Hürriyet
Neticede kadınlar, başörtüsü ve meslek hayatı arasında tercih yapmak zorunda bırakılmaktadırlar.
Devam

Nurdoğan Aktaş

Türkçe Konuşulan Yerler İstanbul’dur

Tofiq Abidin

RAŞİT DEMİRTAŞ a  UĞURLU YOL
 

İsmail Tüysüz

BİZDEN ÖNCE MASALLARIMIZ GELMİŞ

Doğan Tufan

Bizans Oyunlarına dikkat