·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BİR DUYGU

         Üzeyir Lokman ÇAYCI

 

uzeyir.cayci@wanadoo.fr

 

GÖLGELER UTANMAZLAR


    Doğan 1970 yılının şubat ayında Fransa’nın
Farébersviller bölgesinde  doğdu....

    1969 yılında Afyon’un Baştepe Köyü’nden gelen Babası Celil’in
Freyming-Merlebach maden işletmelerinde zor şartlarda çalıştığını küçük yaşlarda  fark etti. Ve  kendisinin böyle bir çalışma ortamına girmemesi gerektiğini düşündü.

    Zeki ve çalışkan olmasına rağmen “yabancılara karşı takip edilen politikalar nedeniyle” kolej sıralarında yolu kesildi ve sanat okullarına yönlendirildi. Böylece yüksek tahsil yapma beklentisi kendi isteği dışında engellendi.

    17 yaşında, mermer gibi sert cisimleri şekillendirmek üzere bir eğitime başladı. Başarısı dikkatleri çekti. Sanat okulundan mezun olduktan sonra öğrendiklerine kendi fikirlerini de ekleyerek dikkat çeken eserler üretmeye başladı. Kısa  zaman içerisinde bölgenin Belediye Başkanı yaptığı güzel çalışmaları fark etti. Teşvik için  ona bir atölye verdi ve  iş tekliflerinde bulundu. O şehrin önemli yerlerindeki boş duvarlara pencere ve doğa görüntüsü verdi. Emeklerinin karşılığını almak suretiyle güzel para kazanmaya başladı.

    Bir gün atölyesinde çalışırken yanına daha önce  hiç tanımadığı bir kişi geldi :
    - Ben Fas’lı bir Öğretmenim. Bu bölgede görevliyim. Çalışmalarınız dikkatimi çekti.
Sizi tebrik etmeye geldim.

    Bu  sıralarda Doğan’la  tanışmak için gelenlerin sayısı da oldukça fazlaydı.

    Babası emekliye ayrıldıktan sonra küçük bir mağaza açmıştı. Zaman zaman da Doğan’ı atölyesinde ziyaret ediyor ve böylece gelişmeleri de yakından takip ediyordu. Kendisine gösterilen ilgilerin çokluğundan olumsuz etkilenmemesi için ona uygun bir dille öğütler de veriyordu.
    Aradan birkaç gün geçmişti. Faslı Öğretmen atölyede çalıştığı bir sırada tekrar yanına geldi.
- Doğan Bey,  kolay gelsin. Ben sana bir teklifte bulunmayı düşündüm.
“Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi ? “ diye uzun uzun düşündüm. Ve seninle konuşmaya karar verdim. Yani kabul edersen seninle ortak olmak istiyorum.
    Doğan, kendisine yapılan bu teklife bir anlam veremedi.
 Dostum, benim yaptığım bu işten sen  anlıyor musun? Birkaç gün önceki konuşmalarına göre biliyorum ki anlamıyorsun... Uzun süre sizinle dostluğumuz da yok. Yani birbirimizi iyice tanımıyoruz.  Benimle neden ortak olmak istediğini de anlayamadım. Sonra yaş itibarıyla senin gibi tecrübem de  yok. Yani nereden bakarsam teklifine cevap vermem güçleşiyor. Ben burada yalnız da değilim. Bu gibi şeylerin riskini ilerde taşımamak için fikir alışverişinde bulunacağım ve sorumlu olduğum kişiler var... Onlara yani anama, babama ve eşime sormam lazım...

    Faslı öğretmen aldığı cevaplardan memnun görünmüyordu :
-   Elbette annene, babana ve eşine sorabilirsin... Birkaç gün sonra ben seni tekrar ziyaret etmeye geleceğim. Şu an hemen  karar vermek zorunda da değilsin... Acelesi yok yani...

    Doğan akşam üzeri olup bitenleri babasına anlattı. Babası :
- Oğlum işin içerisinde bir bit yeniği var... Bu adama dikkat etmelisin! Düpedüz bu adamın “senin kazandıklarında” gözü var... Sonra bu bir öğretmen. Yaşça da senden büyük... Ben uzaktan tanıyorum. Görünüşüyle bu herif sağlam bir pabuca da  benzemiyor...

    Yani... baba bu adam gelince kabul edemeyeceğimi bildireyim,  değil mi? Zaten
ben kabul edilemeyecek bir teklif olduğundan da daha önce ona bahsetmiştim.
Elbette oğlum... Şu zamanda insanlara güvenilmiyor ki... İnsanın en yakınından
dahi hayır gelmiyor...  Adamın  yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazıyorlar. En
iyisi tatlı dille başından uzaklaştır gitsin!
- Tamam baba... senin dediğin gibi yapacağım.
Birkaç gün sonra Fas’lı Öğretmen şehir merkezinde bir duvara resim yaparken  Doğan’a :
Kolay gelsin sanatkâr adam... Müthiş bir çalışma... Ben hayatımda böyle bir çalışma görmedim. Seni kutlamamak imkansız...
    Doğan içini okşayan iltifatlarla dolu bu sözler karşısında merdivenden inerek onunla tokalaştı...
- Çok güzel sözleriniz için size  teşekkür ediyorum hocam...
    Doğan’a iyice yaklaşarak yumuşak seslerle :
Sevgili Doğan, sanatkârların haklarını her ne şekilde olursa olsun vermek lazım.
Bu da yerinde tespitlerle olur... İşte ben seninle ortak olmayı da bu sebeplerle istiyorum. Ve şu an bunun için yanındayım. Annenin ve babanın görüşlerini aldın mı?
    Doğan kendisine ortaklık teklifinde bulunan bu şahsın tavırlarından da olumsuz etkilenmişti.
- Kusuruma bakma hocam, teklifinizi kabul etmem mümkün değil... Zaten böyle bir insana ihtiyacım olsa benim iki erkek kardeşim var... Önce onları çağırırım...
Faslı Öğretmen :
- Sevgili Doğan senin gibi değerli bir insanın kusuru olur mu hiç...  Bu cevabına oldukça saygı gösteriyorum.  Ayrıca sana hak da veriyorum. Elbette bir adama ihtiyacın olsa,  öncelikli olarak kardeşlerini seçmen kadar doğal bir şey olabilir mi?

    Doğan olumsuz cevabının  böylesine “nazikçe ve anlayışla”  karşılanmasına oldukça şaşırmıştı. İçinden “böyle güzel sözlerin sahibi bir insan asla kötü olamaz...” diyordu.  Ona :
      - Sevgili hocam... Beni utandırdınız. Sağ olun varolun. Sizin gibi değerli bir insanı bundan sonra  atölyeme çay içmeye davet ediyorum. Arada sırada gelirseniz beni ihya etmiş olacaksınız.

    Pekiyi  sevgili Doğan, seni şimdi daha fazla rahatsız etmeyeyim. İşinden gücünden alıkoymayayım. İnşallah en kısa zamanda tekrar görüşürüz. Kolay gelsin... Hoşça kal...

    Doğan aynı gün,  akşam üzeri eşi ve çocuklarıyla;  annesini, babasını ve kardeşlerini ziyarete gitti. Onlara olup bitenleri anlattı... Yaptığı işlerden bahsetti. Fas’lı öğretmenle aralarında geçen konuşmalardan söz etti.
- Baba!  Fas’lı öğretmen tahmin ettiğimiz gibi değilmiş... Ortak olarak kabul etmeyeceğimi söylediğim zaman anlayışla karşıladı... Yani “ortaklık teklifi” böylece  kapanmış oldu.

    Aradan günler geçtikçe Doğan’ı taltif edenlerin sayısı oldukça artıyordu. Babası bir yakınlarının ölümü dolayısıyla Afyon’a gittiği bir sırada Faslı Öğretmen Doğan’ı bölgenin en ünlü bir lokantasında yemeğe davet etti.  O da bu daveti  kabul etti...  Oraya gittiğinde aşçılara kadar bütün lokanta çalışanları ve  Faslı Öğretmen onu kapıda karşıladılar. İçerisi loş bir şekildeydi... Üzerleri mumlarla ışıklandırılmış sadece kuş sütünün bulunmadığı masalardan  birinin en güzel bölümüne, iltifatlarla Doğan oturtuldu. Şampanyalar patlatıldı... Kadehlere konulan içkiler tabakların etraflarına dizildi.
    Lokanta görevlileri şampanyaların ve şarapların kalitesinden bahsederek :
- Doğan Bey, içkilerimizden ve yemeklerimizden  memnun olacağınızı umuyoruz.
Faslı Öğretmen kadehini kaldırarak :
- Haydi sevgili Doğan Bey, yaptığınız güzel çalışmalar ve yüksek sanatınız şerefine!
Doğan :
- Hocam ben içki içmiyorum...  Hiç hayatımda içmedim... Böyle yerlere de alışık değilim. Normal olarak ben  lokantalarda  yemek yemiyorum. Ama senin hatırın için ilk kez  buraya geldim.
- Aaaaaa...  Sevgili Doğan senin gibi büyük bir iş adamı,  bir gün için, böyle güzelbir ortamda benimle şu güzel şampanyalardan ve şaraplardan içse ne olur sanki?  Haydi...  haydi isteğimi geri çevirme aydın insan! Al kadehi eline...
Sonra fısıltı halinde :
- Bak herkes bize  bakıyor... Çaktırmadan sen içmene bak...
Doğan kadehlerden birini eline aldı.  Elleri ve ayakları titriyordu. Ağzına bir yudum aldığı an tiksinti duyar gibi oldu. Sonra yemek arası normal bir şekilde içmesini sürdürdü. Bir ara ağzında kelimeler dağılırmışçasına Faslı Öğretmene :
    Sevgili Öğretmenim ben artık içmeyeceğim şu meretten... Haram yahu... Bana zorla içirdin. Sonra sen de Müslümansın... Hem kendin günahkâr oldun, hem de beni günahkâr ettin!  Bak gördüğüm kadarıyla sen benim gibi sarhoş da değilsin... Başım dönüyor yahu. Şimdi ben evime nasıl  gideceğim?
      - Sevgili Doğan Bey,  Sevgili dostum... Biz burada ne güne varız.  Taksi çağırırız olur biter... Seni böyle yüzüstü bırakır mıyız hiç?
- O da doğru ya?  Pekiyi beni  bu kafayla hanım ve çocuklarım nasıl karşılayacak?
- Doğan Bey sen erkek
adamsın be...  Sen taşlara nasıl şekil veriyorsun? Aklınla ve hünerlerinle...  Elbette buna da bir çare bulursun! Sonra .... sarhoştan herkes korkar...
Bağırdın mı olur biter!
- Doğru ya ben erkek adamım... Evin reisi benim... Bağırdım mı olur biter!
- Bravo Doğan Bey!

Doğan tirit gibi sarhoştu. Taksiyle evine geldiği sırada saat 03.00’ü bulmuştu. Eşi merak içerisinde kalmıştı... Kayınvalidesine “yanlış anlaşılır düşüncesiyle” telefon dahi açamamıştı. Doğan :  “Hanım... Hanım...”  diye bağırdığı sırada cebinden taksi şoförüne  vermek üzere para çıkarmaya çalışıyordu... Eşi kapıyı açtığı sırada Doğan şoföre 500 Frank uzattı ve “üstü kalsın” dedi... Fransız Şoför :
- Beyefendi biz halka hizmet ediyoruz. Siz  sarhoşsunuz.... Yani ne yaptığınızın farkında değilsiniz... “Borcunuz,  gece tarifesi olarak 50 Frank... Alın şu  450 Frank’ınızı... “ dedi.... Ve parasının üstünü vererek oradan uzaklaştı.


 
   Eşi,  Doğan’ı aşırı bir şekilde alkollü görünce :
- Bak Doğan’cığım seni uykusuz kalarak üç çocuğumuzla şu ana kadar bekledik.
Sen hiç içki içmezdin... Ne oldu da bugün içki içtin? Birisi mi içirdi yoksa?Gözleri kıpkırmızıydı Doğan’ın... Eşine doğru yaklaşarak :
- Bana bak! Sana hesap vermemi mi bekliyorsun ha? Bırak da felekten bir gün çalalım. Hani şu nazik öğretmen vardı ya... İşte o davet etti beni. Lokantaya bir yığın para da ödedi zavallı!

- Doğan’ım  bak ayakta duracak halin yok!  O öğretmen iyi bir insan  olsaydı, seni bu hale düşürmezdi? Yalvarıyorum sana...  Ne olursun bir daha içme... Her zamanki gibi yemeğimizi sen ve ben çocuklarımızla birlikte yiyelim...
    Doğan gözlerini irileştirerek eşine iyice yaklaştı.
- Daha konuşmaya devam edecek misin ulan? Söyle  sen mi yöneteceksin beni ha? Benim karar verme hakkım yok mu hiç? Bak herkes bana “bey” diyor... Zenginim artık... Daha  fazla konuşursan nelerle karşılaşacağını biliyor musun?
- Doğan’ım ben senin her şeyine katlanırım... Yeter ki sen bir daha içki içme!
Üç çocuk iyice annelerine sarılırken en küçüğü ağlamaya başlamıştı...
Annesi onu kucağına aldı...
- Ne oldu yavrum? Niçin ağlıyorsun?
3 yaşındaydı Celil...  Annesine sarılarak :
- Anne... ben babamdan korkuyorum...  O beni neden kucağına almadı... Beni sevmiyor değil mi?
- Kes sesini... Evin reisi benim. Şuna bak benden korkuyormuş... Ben öcü müyüm ulan?

    Ertesi sabah, eşi Tülay, çocuklarından ikisini,  karınlarını doyurduktan sonra  okula götürdü. Celil uyuyordu. Kendisi  kahvaltıyı eşiyle birlikte yapmak için aç susuz öğleye kadar bekledi.

    Doğan kalktığı zaman saat 12.00’yi geçiyordu.  Kendini oldukça yorgun hissediyordu. Eşi ona olup bitenlerden hiç söz etmedi. Kendi kendine “oldu bir kere... inşallah bir daha olmaz. Anlarsa yaşadıkları kendisine bir ceza gibi... ” diyordu. Birlikte  kahvaltı yaptılar.

    Babası Türkiye’den gelinceye kadar Faslı öğretmen üç kez daha onu aynı lokantaya davet etti. Her defasında lokanta masraflarını da ödedi.
    Doğan içkili bir hayatın iyice içine girmişti. İçmediği zaman elleri ve ayakları titriyordu. Uykusuzlukla beslenen huzursuzlukla çevresindekilerin kendisiyle ilgilenmelerine de oldukça tepki gösteriyordu. Bunlardan en çok etkilenen de eşi  ve çocuklarıydı.
İş ve aile hayatını olumsuz etkileyen gelişmelerden sonra babası da  Türkiye’den gelmişti. Eşi Tülay, çocuklarıyla oldukça sarsıldıkları halde Doğan’ın durumundan tek kelime dahi Celil Bey ve yakınlarına bahsetmedi. Ama kayınpederi,  olup bitenleri anlamakta gecikmedi. Doğan’ın tedavisi ve çözümü oldukça güç bir  hale düştüğünü de gördü.

    Uzun süre doktor tedavisi görmesine rağmen kendisini sürükleyen isteklerin önüne bir türlü geçemedi.

    Faslı Öğretmen, alkol bağımlısı olmasından sonra bir kez olsun Doğan’ı aramadı.
Annesi ve babası gözyaşları içerisinde Doğan’a bir çok kez yalvardılar :
- Oğlum bak gurbetteyiz. Güzel işin vardı, kaybettin...  Görüyorsun Belediye Başkanı da desteğini çekti. Verdiği atölyeyi elinden aldı. Senin dost bildiğin Faslı Öğretmen şimdi nerede? Seni ne arıyor ne de soruyor... Seni dertlerinle baş başa bırakıp çekilip gitti. Farkındaysan senden intikam aldı.

    Doğan düştüğü durumdan kurtulmak için kendisiyle ne kadar  mücadele  ettiyse de bunu başaramadı. Hatta gizlice evdeki kolonyaları dahi içti. Çocukları ve eşi gözyaşlarıyla dolu bir hayata daha fazla dayanamadılar.  Bu   arada Paris’te bulunan bir dostlarından psikolojik yardım istediler.  Geçmişten itibaren  onlarla karşılıklı hep dayanışma içinde olan  Ömer Bey  bu olayı duyar duymaz onların bu isteğine olumlu cevap verdi.  Ve tüm ailenin çektiği çileleri bir nebze de olsa durdurabilmek ümidiyle elinden gelen bütün gayretleri esirgemedi..
Doğan,  Ömer Bey’in telkinleriyle ancak  iki ay kadar içkiden uzaklaştı.

    Sonra kaçamak yollardan tekrar içki içmeye başlayınca eşi Tülay çocuklarını da alarak  evini terk etti. Doğan sonradan  eşinin Fransa’nın Reims şehrinde kalan  teyzesinin yanında olduğunu öğrendi. Tülay eşinin kendisiyle görüşmek istediğini öğrenince onu  oradan telefonla aradı : “ İçki karşılığında beni ve çocuklarımı dışlamamış olsaydın biz buraya gelmezdik. Bir daha Faslı Öğretmenin ve iğrenç anıların bulunduğu o bölgede yaşamamız imkansız...” cevabını verdi.
    Celil, gelini Tülay için Oğluna : “O yerden göğe kadar haklı oğlum...” dedi.
- Sen ya içki içme fikrini sürdürerek hem kendi hayatını karartacaksın hem de yuvanı dağıtmayı kabulleneceksin... Ya da içki denen illeti hayatından atıp gül gibi yuvanda çoluk çocuğunla yaşayacaksın. Yani bu iki tercihten birini seçeceksin. Aklın varsa dosta düşmana karşı daha fazla rezil olmadan içkisiz bir hayata geri dön ve hayatını kurtar. O kadını, yani hanımını da acıların içine atmadan tedbirini al!

    Doğan  günlerce çocuklarını sayıkladı. Geceleri uykusunu bölen düşlerle dağlandı. Onu içki içmeye sevk eden dürtülerle savaştı. Girdiği çıkmazlarda günlerce yalnız başına kalışının sorumlularını aradı. “Bu bir savaş... “ diyordu kendi kendine. “Kazanmalıyım... elbette kazanacağım!”  Gurbette stratejisizliğin ağlarından kurtulmanın mücadelesini veriyordu. Hiç kimseyle görüşmeden geçen günlerin kıskacındaydı. Kendine sertleşerek geri dönmesinden korktuğu duygularını, bir başka kişiye yöneltmeden önce, “aynalardaki görüntüleriyle” konuştu.

    Çocuğunun “ben babamdan korkuyorum...” sözleri zihninden uzun süre çıkmadı. Bir sabah kahvaltısından sonra  annesine ve babasına :
“Ben karar verdim...” dedi.  Annesi ve babası önce şaşkın bir şekilde Doğan’ın yüzüne baktılar. Sonra Celil : “Neye karar verdin oğlum?” dedi.
Annesi ve babası merak içerisindeydiler. Sabırla onun açıklamasını beklediler.
    Doğan... “karar verdim.... Çocuklarımın ve eşimin yanlarına döneceğim.“ dedi. Ve hıçkıra hıçkıra ağlayarak :
“Sevgili babacığım, senin ismini verdiğim Celil burnumda tütüyor. Çok özledim onları çok. Daha fazla dayanamayacağım.”
    Annesi ve babası da gözyaşlarını tutamadılar. Ve üçü birden  birbirlerine sarılarak  sarmaş dolaş oldular.
Celil :
“ Doğru ya oğlum,  epey azap çektin.  Tabi sadece sen değil,  hepimiz çektik... Başına gelmedik kalmadı. İçki,  bir türlü afet ama bunu sana alıştıran,  senin yuvanı darmadağın eden adam da ayrı bir afet... yani iki afet arasında kaldın...” Sonra ağlayarak : “Git oğlum git... Bir daha şu içki denen zıkkımı evinin kapısından içeriye sokma! İçenlerin yanına asla uğrama. Aslan oğlum zaten sana bu yakışıyor. Bak biz ananla hacca giderken sana ve kardeşlerine çok dua etmiştik. Ya Rab kötü niyetli insanların şerrinden çocuklarımızı koru! diye.  On yıl geçti aradan... O zamanlar her şey iyiydi. Ama şimdi insanların yöneldikleri şeyler farklılaştı. Biz yönümüzü Kabe’ye dönüyoruz. Bazıları da, şerre  ve kalleşliğe dönüyorlar. Bir başkası da bir başka yöne dönüyor. Allah bizi  bir daha bu durumlara düşürmesin!”

    Doğan birkaç gün sonra dediğini yaptı. Ve bir ev kiralayarak eşi ve çocuklarıyla Reims’e yerleşti. Onlar için hayatın çileli yolu Reims’de noktalanmıştı.

Paris - 12.07.2005


 SAYFA BASI

Yazarın diğer yazıları:

Gölgeler Utanmazlar
Nasırlı Eller
Hamamlar
Referandum ve halkın ortaya çıkan tepkisi
HANGA HUNGA
Dar Kapı
Suçlar vadisi
Sözlerimden duman çıkıyor
Sen ne biçim insansın?
Yorgun değiliz biz türküler varken...
Gurbet ve Tutkular
İçinizdeki şehir
Küçüktüm küçücüktüm
Yan Kesit
Çağın üzerindeki karanlıklar 
Arayış
Hazır mısınız çocuklar?
Varoluş üçgeni
Öğretmenim
Acılar karla kaplanırken
Savaş Dansları
Karanlığa savaşla yazılanlar
Gurbet Çiçekleri
Çöpçü kardeş
Kapar kapılarını dostlarına
Ne zaman başımı kaldırsam
İnsanları tanımak istiyorum
Üzerimize ağları ördüler
Yargılanışım

SAYFA BASI

| Ana Sayfa | Haberler| Gazeteler | Ekonomi | Firmalar | Spor | Yazarlar 

Copyright © Mima Datentechnik / Jülicherstr.20 / 52070 Aachen / Deutschland
Tel:
+49 (241) 900 57 50 (pbx)  Fax: +49 (241) 99 777 57  
e-posta:
info@Turkpartner.de
Bu site Mima Datentechnik Internet Servisi tarafýndan hazýrlanmaktadýr

Üzeyir Lokman Çaycı
Gölgeler Utanmazlar
Yılmaz Kuzucu
Ölüm hapsaneleri ve ölü ruhları dirilten Kurán
Yakup Yurt
Lahey'de Kısa Bir Günden İzlenimler
Mahmut Aşkar
Zalimler Dünyasının Mazlûmları
Nuran Yelkenci
Sahte Dünyanın Acıları
M. Ali Aladağ
Kendisiyle Yüzleşmek
Mustafa Can
Sen de Yalnızım mı Diyorsun....
İsmail Tüysüz
Son İki büyük Revulusyonda İstanbul`un Önemi
Ayten Kılıçarslan
Göçelim, ancak göçen olmayalım!
Fikret Ekin
Komplo Teorisi Yok-5
Sebahattin Çelebi
Ben İstanbul’dum
Orhan Aras
Aman da beyler kavgadan geldim yorgunum...
Hidayet Kayaalp
Kendimizle İletişim
Ali Kılıçarslan
AB’nin hutbe rahatsızlığı
Hasan Kayıhan
Avrupa Türkçesi veya Eurotürkisch
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Şensel Aşkın
Küresel ruh krizi
Serdar Çelebi
ETU (Europaische Türkische Union)  ne yapıyor?
Betül Parlar
Sigara Bağımlılığı
Muhsin Ceylan
Berlin’e hayali bir soru
Ozan Yusuf Polatoğlu
Bir taraf ‘şan’ (!) alıyor
Bir taraf ‘perişan’ oluyor
Şefik Kantar
Bir Yürüyüşün Anotomisi
Yakup Tufan
Uyum nedir?
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Sizden Biri
Gurbet
Latif Çelik
Aynı acıyı duyanlar en samimi olanlardır
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç