·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  EKONOMI  
·  FIRMALAR  
·  SPOR  
·  YAZARLAR  
·  BASIN ÖZETLERI  
·  COCUKLAR  
·  KADIN & YASAM  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   


  BİR DUYGU

         Üzeyir Lokman ÇAYCI

 

uzeyir.cayci@wanadoo.fr





Bu adam senin baban


Dört Mevsim Kasabası’nda esnaflık yapan Ferit Efendi herkes tarafından sevilen bir kişi idi. En küçüğü üç yaşında olan üç çocuğu vardı. Hanımı okul arkadaşıydı. Oldukça mutluydular.

Yezit Ağa, Gülek Kasabası ve çevresindeki kasabalarda, baskıları, tacizleri ve cinayetleriyle tanınıyordu. Bir çok araziyi ucuz fiyatlarla ele geçiren Yezit Ağa  Ferit Efendi’nin arsasına da sahip olmak istedi. Adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona «Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor...  Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün... taşın acele bize cevabını ver» dediler. 
Ferit Efendi de onlara : « Düşünüp taşınmaya gerek yok. Çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var... Bunu da satmaya niyetli değilim» cevabını verdi. Onlar  : «Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun... Biliyorsun ki o tuttuğunu koparır. İyi düşün, acele etme... Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz. » dediler.
Ferit Efendi onlara : «Önünüzde oyuncaklarınız olduğu sürece çocuksunuz… Bugün zayıf eşeklere zorla taşıttıklarınızı yarın mutlaka siz taşıyacaksınız! » dedi.

Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin verdiği olumsuz cevaba oldukça sinirlenmişti. Adamlarına : «Gidin, bir hafta o bölgede kendisini ve hanımını takip edin… Evlerinden ayrılış saatlerini tesbit edin.  Çocuklarının yaşlarını, dışarıya ne zaman çıktıklarını öğrenin!» dedi.

Adamlarından Zebani ve Yabani hemen harekete geçtiler. Dört Mevsim Kasabası’nda bir hafta süre içinde Ferit Efendi’nin eşi ve çocuklarını adım adım izlediler. Bir hafta sonra da Yezit Ağa’ya elde ettikleri bilgileri aktardılar.
Zebani  : «Ağam en küçüğü üç yaşında oğlan olmak üzere iki de kız veledleri var. Avradı her gün öğle namazı sonrasına gelen bir vakitte çocuk arabasıyla  kasabanın Yeşil Vadi Parkı’na gidiyor.»  
Yabani  : « Karısının gezdirdiği bu oğlan çocuğu üç yaşında. Her sabah yedi ve dokuz yaşlarındaki iki kızı da öğrenci aracıyla evlerinin önünden alınarak okula götürülüyorlar. Onları hergün annesi ve babası uğurluyorlar. Akşama doğru aynı şekilde evlerine getiriliyorlar, aynı şekilde annesi ve babası tarafından karşılanıyorlar. » 
Zebani  : «Oğlanın ismi, Cemal… Kızlarının isimleri, Zennure ve Mihriban… Avradının ismi ise Hacer… » 
Yezit Ağa : «Pekiyi Ferit ne iş yapıyor Ferit ?
Zebani  : «Onun küçük bir dükkanı var, Gölek Tepesi’nde bulunan tarlasında yetiştirdiği sebze ve meyvelerden satıyor. Kasaba halkı, çoluk çocuk herkes onu çok seviyorlar.  Hatta ilerde onu belediye başkanı yapacaklarını dahi söylüyorlar.»

Yezit Ağa bir hafta sonra tekrar adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona «Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor...  Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün... taşın bize cevabını ver» dediler. 
Ferit Efendi de onlara : « Düşünüp taşınmaya gerek yok. Ayrıca çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var... Bunu da satmaya niyetli değilim» cevabını verdi. Onlar  : «Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun... Biliyorsun ki  tuttuğunu o mutlaka koparır. İyi düşün, acele etme... Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz.» dediler.
Ferit Efendi onların arkasından : «Paranın aşağıladıkları kişiler sustukça, makamların aşındırdıkları beyinler söz sahibi oldukça siz daha çok gelip gidersiniz!» dedi.

Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin ikinci kez verdiği olumsuz cevaba oldukça sinirlenmişti. Adamlarına : «Gidin, bir hafta o bölgede hanımını ve kendisini takip edin… Akşamları evlerinden çıkıyorlar mı?  Evlerinin dış kapısı olup olmadığını, duvarlarını, köpekleri var mı?  Bunları tek tek araştırın...» dedi.
Adamlarından Zebani ve Yabani hemen harekete geçtiler. Dört Mevsim Kasabası’nda bir hafta süre içinde Ferit Efendi’nin eşi ve çocuklarını adım adım izlediler. Çeşitli araştırmalar yaparak, bir hafta sonra da istediği bilgileri Yezit Ağa’ya aktardılar.
Zebani  : «Ağam, her akşam evlerine bir çok aile çoluk çocuklarıyla ziyarete geliyorlar. Sevenleri çok yani.»
Yabani  : Evlerinin duvarları oldukça yüksek. Kapı açılıp kapanırken dışarıdan bahçelerindeki oldukça iri, saldırgan köpekleri görünüyor. Duyduğumuza göre hayvan yiyeceklerini dahi kontol edecek hassasiyete sahipmiş. Kötü niyetli olanları kalp atışlarından hissediyormuş.
Zebani  : Yani fırsat bulursa adamı parçalayacak gibi, heybetli ve korkunç.
Yezit Ağa : «Pekiyi Ferit ne yapıyor Ferit ?
Yabani  : Cuma namazlarını hiç kaçırmadığı söyleniyor.. Oldukça inançlı ve dürüst. Herkes hoca olmadığı halde ona “hoca” diyor. Teraziye çok dikkat ediyor, Sebze ve meyveleri satarken darasını koymayı unutmuyor.  Müşterileri onu çok seviyorlar. «Bir emrin var mı Ferit Ağabey?» diye gelen giden uzaktan bağırarak ona yakınlıklarını ifade ediyorlar.

Yezit Ağa bir hafta sonra üçüncü kez adamlarından Neco ile Keço’yu Dört Mevsim Kasabası’na gönderdi ve Ferit Efendi’nin yolu kesildi. Onlar ona «Bizi Yezit Ağamız gönderdi. Senin Gölek Tepesi’nde bulunan arazini satın almak istiyor...  Sana bir hafta müddet veriyoruz. Düşün... taşın bize cevabını ver» dediler. 
Ferit Efendi de onlara : « Düşünüp taşınmaya gerek yok. Ayrıca çoluk çocuğumun rızkı için ekip biçtiğim baba yadigârı tek bir arsam var... Bunu da satmaya niyetli değilim» cevabını verdi. Onlar  : «Demek koskoca Yezit Ağa’nın isteğine olumsuz cevap veriyorsun... Biliyorsun ki o tuttuğunu mutlaka koparır. İyi düşün, acele etme... Sonra dönüşü olmayan bir yola girersin. Seni kimse kurtaramaz.» dediler.
Ferit Efendi onların arkalarından bağırarak  : «Tehditle, kötülük yaparak yaraladığınız kuşları asla uçuramazsınız! Düşmanlıklarla da dostluk kapılarını açtıramazsınız! Aptalların, hainlerin ve zalimlerin oyuncağı olmayın... Çiçeklere saygılı olanlar yaradanına da saygılı olurlar.» dedi.

Yezit Ağa, Ferit Efendi’nin üçüncü kez verdiği olumsuz cevaba da oldukça sinirlenmişti.  Bir ay sonra adamlarından Zebani ve Yabani’ye  : «Gidin, bir hafta o bölgede hanımını ve kendisini takip edin…  Hanımı Yeşil Vadi Parkı’na gittiği zaman küçük çocuğu Cemal’i iz bırakmadan kaçırın! » dedi.
Zebani ve Yabani on dört kilometre uzaklıkta bulunan Dört Mevsim Kasabası’na geldiler. Zebani o bölgede bulunan fakir bir bayanla anlaştı. Öğleden sonra saat 14.00’de Yeşil Vadi Parkı’nın girişinde kendisini beklemesini istedi. Öğleye kadar çeşitli araştırmalar yaptılar. Zebani Yabani’ye : « Bak!  Ferit Efendi’nin Avradı Hacer velediyle buraya doğru geliyor. Ben hem atları kontrol edeceğim, hem de anlaştığımız avratla görüşeceğim. Hacer ne zaman yerinden kalkar, çocuğu arabasında bırakarak ters istikamete yönelirse sen şu ağacın arkasından çıkarak çocuğu al ve kaç. Atların bulunduğu yere git, atına bin  ve süratle kasabadan uzaklaş. Ben arkadan sana atımla yetişirim. Tamam mı? »
Yabani : «Tamam» dedi.
Zebani, girişte bekleyen bayana önce 50 lira verdi. Sonra park içinde bulunan geçitte bir müddet onunla yürüdükten sonra durdu. Bak bir dakika sonra “Hacer Abla, Hacer Abla! diye olanca gücünle buradan bağır! Tamam mı?  Ben biraz sonra geri geleceğim“ dedi. Zebani, Yeşil Vadi Parkı’nın çıkışına doğru hızla yürüdü ve orada beklemeye koyuldu. Sonra gür sesiyle bayanın sesi duyuldu : «Hacer Abla! Hacer Abla!»

Hacer Hanım can havliyle oturduğu kanapeden kalktı, çocuk arabasında uyuyan çocuğunu orada bırakarak arkasına bakmadan sesin geldiği yere doğru yöneldi. Kadın yere çakılmış gibi Zebani’yi bekliyordu. Hacer onu görünce : «Bacım biraz evvel Hacer Abla! Hacer Abla! diye bağıran sen miydin ?» dedi. Bayan : «Evet,  bendim» dedi.
Hacer  : «Bir şey mi oldu? Benim ismimi nereden biliyorsun?» dedi. Bayan : «Hiç... Birisi bana 50 lira para verdi ve “Hacer Abla, Hacer Abla! “ diye bağır, dedi. Ben de bağırdım.... Hemen geri geleceğim, burada bekle, dedi sonra. Şu an onu bekliyorum.»
Hacer oldukça kuşkulanmıştı. Çocuğunun bulunduğu yere doğru geri döndü. «Çocuğum arabasıyla yerinde duruyor çok şükür...» dedi içinden. Rahatlamıştı. Sonra arabanın üzerinde bulunan tülbenti çekerek çocuğuna bakmak istedi. Cemal yerinde yoktu. İşte o zaman çığlık çığlığa bağırdı : «Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar. »
O sırada oradan geçenler Hacer’e yardımcı olmak istediler... Hacer, yutkunarak bir bayanın  “Hacer Abla, Hacer Abla! “ diye bağırdığını, bu sesle yerinden fırladığını, çocuğunu orada bırakarak sesin geldiği yere yöneldiğini «Bacım biraz evvel Hacer Abla! Hacer Abla! diye bağıran sen miydin ?» diye ona sorduğunu,  bayanın : «Evet,  bendim» dediğini, söyledi. Hacer  : «Bir şey mi oldu? Benim ismimi nereden biliyorsun?» diye sorduğunu, bayanın : «Hiç... Birisi bana 50 lira para verdi ve “Hacer Abla, Hacer Abla! “ diye bağır, dedi ben de bağırdım.... Hemen geri geleceğim, burada bekle, dedi sonra. Şu an onu bekliyorum.» dediğini söyledi. Oradakiler hâlâ yerinde bekleyen kadının yakasına sarılarak ona çeşitli sorular yönelttiler. Kadın ise Hacer’e anlattıklarını tekrarladı.
Hacer tekrar gözyaşları içinde : «Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar. Ne olursunuz çocuğumu bulun! Bana yardım edin ! »  diye hüzünlü bir şekilde bağırdı.
Oldukça yaşlı bir adam kalabalığın arasına girerek : «Olup bitenleri dinledim. Yapacağınız tek iş polise haber vermek olmalı... Kasabanın dışına çıkarılmadan çocuğun bulunması gerekir. Değilse organ mafyasının  veya dilencilerin ellerine geçerse çok tehlikeli sonuçlarla karşılaşabilirsiniz.» dedi.

Çok geçmeden polisler olay yerine geldiler. Kadın gözaltına alındı. Soruşturma derinleştirildi. Ama en ufak bir iz bulunamadı. Mahkeme para alan kadını suçsuz buldu ve serbest  bıraktı.

Cemal,  Yezit’in eline geçmişti.  Zebani ve Yabani ona : «Ağam sen her şeye kadirsin» diye taltifte bulundular. Yezit de önce sırtlarını tapışladı sonra onları para ile ödüllendirdi.

Zebani bir cuma günü, «Kasabanın yeni imamının camide cemaate ağalıkla ilgili vaaz verdiğini ve ağaları kötülediğini» söyledi.
Yezit Ağa :  «Ne dedi... ne dedi ?»
Zebani : «Ağam, ben de kulaklarımla işittim... Zalimlerin beşiklerinde çocuklar uyuyamazlar!  Şu modern çağda ağalara, ağalığa  fırsat vermeyin, topraklarınıza sahip çıkın… Haklarınızı mahkemelerde arayın… Hukuk devleti olmanın gereği bu.  Atatürk sevgisini ve demokrasiyi herkes içine sindirmelidir. Hiçbir şeyden korkmayın... Allah’a kul olun… Kulun kula kulluk yapması dinimizde de yok» dedi. 
Yezit Ağa :  Vay edepsiz vay! Demek bizim yüksek irademizi tanımıyor... Neco... Keço!  Hemen gidin kaza süsü vererek ot arabalarımızdan birini onun evine doğru devirin, sonra ateşe verin... Yakın hainin evini!
Yabani  : Ama ağam, günah olur… Allah diyen adamın evi yakılır mı hiç?
Yezit Ağa :  «Ulan bizim Tanrımız para, toprak... Siyaset, hava... Neco!... Keço!...  gelin buraya götürün şu Yabani’yi… Once onu iyice her tarafı moraracak şekilde dayakla ıslatın, sonra bölgemizin dışına atın! Bir daha buralara uğrarsa öldürün onu.
Neco ile Keço «Emrin başlarımızın üstünde ağam» diyerek Yabani’yi oradan uzaklaştırdılar.

Yezit bir bayan bakıcı tutarak Cemal’in kulaklarına hergün  «Ferit Efendi bizim en büyük düşmanımız...» diye fısıldattı. Bu eziyet yıllarca sürdü.

Cemal kasabada okula gidiyordu. Çok sevdiği arkadaşı Mehmet’in dedesi,  Atatürk’ün çok sevdiği ve  ödüllendirdiği bir kahramandı.  Yezit de dürüstlüğünden dolayı Mehmet’i çok seviyordu. O bölgede Cemal’le birlikte büyüdüler.

Yezit, Lise son sınıftan mezun olduktan sonra Cemal’i çağırdı : «Bak evlâdım, artık büyüdün, sana bir görev vereceğim... Benim hayatta tek bir isteğim var!  Dört Mevsim Kasabası’na gideceksin, orada Ferit Efendi ismiyle tanınan bir adam var... Hayatta hiç kimse benim isteğimi geri çevirmedi. Bu adam adamlarımı kasabasında hem dövdürttü, hem tehdit etti, hem de kasabanın dışına attırdı. Bana da oğlun Cemal’in leşini görmek istemiyorsan bir daha kasabamıza girme diye haber gönderdi. Ya evlâdım,  şimdi bu adamdan intikam alma işi sana düşüyor.
Al… sana yakışan bir at,  modern bir  tabanca ve  kırmalı  bir tüfek… Ancak senin gibi bir yiğit, tereyağından kıl çeker gibi bu işi bitirir... Aslan oğlum yolun açık ola!

Zebani ve Yezit onu yolcu ettiler.  Cemal yola koyulmadan önce atını nallatmak ve semer almak için Kasaba çarşısına gitti.

On dakika geçmemişti, Yezit’in arkadaşı Yahya, Güngörmez Kasabası’ndan ziyaret için gelmişti. Yezit evinin odalarını gösterdi. Cemal’in odasına girdikleri sırada pencere açıktı. Cemal’in arkadaşı Mehmet her zaman olduğu gibi dışarıdan pencereyi tıklatarak onu çağırmak için oraya iyice yaklaştı.
Oradaki konuşmalar dikkatini çektiği için görünmeden dinlemeye koyuldu.
Yahya : Cemal nerede?
Yezit : «Belki biliyorsundur... Cemal benim oğlum değil... Onu küçük yaşta kaçırttım... Biraz evvel de babasını düşmanımız gibi göstererek oğluna yani Cemal’ e vurdurtmak için gönderdim. Bir kaç saat sonra Dört Mevsim Kasabası  polisini ve jandarmasını arayarak Cemal’in Ferit Efendi’yi öldürdüğünü ihbar edeceğim. Yani bir taşla iki kuş vurmuş olacağım. Böylece eski bir hesap uzun süreli bir projeyle bugün kapanmış olacak. Ve onun Gölek Tepesi’nde bulunan arazisini nihayet ele geçirmiş olacağım. »
Mehmet bütün konuşmaları dinlemişti. Koşarak evlerine gitti. Annesine atıyla gezintiye çıkacağını söyledi. Silahını da alarak oradan uzaklaştı. Kestirme yollardan Dört Mevsim Kasabası’na geldi. Önüne çıkan ilk kişiye Ferit Efendi’yi sordu.  Kasaba’da uzun süre belediye başkanlığı yaptığı için ona bölge halkı «başkan» diye hitap ediyorlardı. Evini kolayca buldu. Saçları bembeyazdı. Sağ elinde baston vardı. O esnada hanımı balkondan bakıyordu. 
Atatürk’ün çok sevdiği ve  ödüllendirdiği bir kahraman olan Mehmet Efendi’nin torunu olduğunu söyleyerek önce kendini tanıtan  Mehmet  :  «Teyze, Allah rızası için Ferit Efendi’yle birlikte kasabanın girişine kadar gelir misiniz?» dedi.
Ferit Efendi, Mehmet’in isteği üzerine bir çok tanıdığını telefonla arayarak kasabanın girişine gelmelerini istedi. Mehmet Dört Mevsim Kasabası’nda bulunan bir yakınını bularak onu da tanıdığı çalgıcılarla birlikte kasaba girişine davet etti. Kendisi, Cemal gelmeden önce onu karşılamak üzere kasabanın girişinde yer aldı. Atı zaman zaman kişniyordu. Zor zaptediyordu onu.
Ferit Efendi ve Hacer de bir yakınının minibüsüyle geldiler. Epey kalabalık vardı. Herkes birbirine : «Ne var, ne oluyor burada, önemli birisi mi geliyor?» diye çeşitli sorular soruyorlardı. Çalgıcılar da gelince orası düğün yerine dönmüştü.
Mehmet, Cemal atıyla uzaktan görününce oradakilere : «Dostumuz geliyor! » dedi.  Cemal oraya yaklaşırken kalabalığı görünce kendi kendine : «Burada ne olup, ne bitiyor? » dedi.  Sonra çok sevdiği arkadaşı Mehmet’le karşılaşınca atından indi. Mehmet de ona doğru yaklaştı. Çalgıcılar da orada bulunanlar gibi sessiz bir şekilde onları izliyorlardı. Cemal ve Mehmet ellerindeki silahlarıyla birbirlerine sarıldılar.
Mehmet : «Senin buraya niçin geldiğini ve bazı gerçekleri bugün Yezit Ağa’nın ağzından duydum. Seni üç yaşından itibaren kendisine mahkum eden o insafsız adam sana hiç tanımadığın öz babanı vurdutturacak, arkandan polis ve jandarmaya ihbar ederek seni tutuklattıracaktı. Biraz sonra çevremizi saracak polis ve jandarmalarla bu sözlerimin doğruluğunu gözlerinle göreceksin. Sana bir sorum olacak, buradaki insanlar duysunlar diye soruyorum, senin adın ne ?»
Cemal : «Adım Cemal !»
Mehmet : «Bir daha, gür bir sesle söyle!»
Cemal : «Adım Cemal !»
O an eşi Hacer ile Ferit Efendi kalabalığı yararak öne çıktılar… Hacer «Cemal’im Cemal’im yok! Biricik evlâdımı çaldılar. » diye çığlık attığı anları tekrar yaşıyor gibiydi.  Geçmiş günleri hatırlayarak her ikisi birden gözyaşlarını tutamadılar.
Mehmet : «Bak Cemal, buraya senin için geldim. Yıllarca senin hasretinle yanıp tutuşan annen  ve baban burada. Tam karşındalar yani. Sana bu güzel insanları düşman gibi gösteren ve çevresindekilere kendisini senin baban gibi gösteren Yezit de orada, yani Gülek Kasabası’nda. O hain ve zalim biri... Kendisi gibi olan siyasetçileri de arkasına alarak bölgemizde yemediği nane kalmadı! Kararını ver.»
Mehmet, Ferit Efendi’yi göstererek  « işte hasretinle saçları tuz gibi bembeyaz olan bastonlu bu adam senin baban…Yanındaki teyze de senin annen…»
Cemal aniden silahını onlara doğru doğrulttu. Sonra yere atarak önce annesi Hacer’e «anam» diye sarıldı, sonra da babasına...
Oradakiler gözyaşlarını tutamadılar. 15 yıl sonra Cemal’e kavuştukları sırada, kasabanın içinden gelen polis araçları etraflarını sardılar…
Komiser  kalabalığa hitaben : «Hanginiz Cemal?» dedi.
Cemal : «Benim memur bey...»
Komiser : «Kimi öldürdün?»
Hacer : «Komiser bey, o benim oğlum...  Pırıl kalbiyle hiç kimseyi öldüremez... O sineğin kanadını dahi incitmez, babası gibi insan sevgisi taşır. Biz babasıyla  yıllarca onun hasretiyle yandık kavrulduk. »
Komiser : «Gülek Kasabası’ndan Yezit Ağa bizi arayarak Cemal’in Ferit Efendi’yi öldürdüğünü ihbar etti.»
Bu ifade Mehmet’in açıklamalarını da doğrular şekildeydi.
Ferit Efendi : «Komiser Bey, ben kasabamızda yıllarca belediye başkanlığı yapmış bir kişiyim. Şu an anlıyorum ki oğlumuzu Gölek Tepesi’nde bulunan arazimizi zorla ele geçirmek isteyen Yezit Ağa kaçırmış... Şimdi de hâlâ kinini sürdürüyor. Beni oğluma vurdurtmayı ve oğlumu da hapse attırmayı planladığı anlaşılıyor. Tutuklanacak birisi varsa bu da oğlumdan yıllarca bizi koparan Yezit Ağa’dır. İhbar ediyorum, onu hemen tutuklayın...
Jandarmalar da oraya gelmişti. Komiser Jandarma komutanına : «Herhangi bir vukuat yok komutanım. Telsizle o bölgedeki emniyet görevlilerine derhal haber verelim, kirli işler ve kanunsuzluklar içinde bulunan Yezit Ağa derhal tutuklansın» dedi.
Mehmet de onlara : «Yezit Ağa çok tehlikeli bir adam... Bölgemiz kasabalarındaki bir çok araziyi sahiplerine baskı yaparak, yakarak,  yıkarak ele geçirdi. Bir çok vatandaşımız kasabalarını terketmek zorunda kaldılar. Şu an onların bir çoğu da büyük şehirlerde dilencilik yapıyorlar.... Bir kaç saat önce  bizzat ben birisiyle konuşurken duydum. Yıllar önce kaçırttığı Cemal’e babasını vurdutturacaktı. Ben vakit kaybetmeden ve buraya geldim ve cinayeti önledim» dedi.

Yahya’nın daveti üzerine Yezit Ağa eski aracıyla Güngörmez Kasabası’na gitmek üzere yola koyuldu. Gülek Kasabası’nın çıkışında bulunan Nartepe’ye geldikleri zaman Yahya, yolun kenarında kanlar içinde yatan bir kişiyi gördü. Aracını yol  kenarında durdurdu.  Aşağıya indi. Yezit Ağa külüstür aracıyla tozu dumana katarak uzaklardan kendisine yaklaşıyordu. Yahya yerde yatan kişiye :  «Sen kimsin?»  dedi. O da mosmor haline getirilmiş başını yukarı kaldırarak : «Yahya Ağabey senin amcanın oğlu Yabani...»
Yahya gözyaşlarını tutamadı. Onu kucaklayarak arabasının arka koltuğuna yatırdı. Tekrar yola koyuldu.
Yezit Ağa aracıyla ona yaklaşmaya çalışıyordu. Güngörmez Kasabası’nda evinin önüne geldiği zaman aşağıya indi. Oğlu Hasan’a : «Oğlum arabamızın içinde bir hastamız var. Benim şu an üzüntüden başım dönüyor, sen onu hemen hastaneye yetiştir. Tedavisi için ne gerekiyorsa yap, masraflarını da karşıla. Sonra görüşürüz.»

Yezit Ağa’yı evinde uzun süre bekledi. Ama o gelemedi.
Ertesi günü, hastaneden çıktıktan sonra Yabani olup bitenleri Yahya’ya anlattı. O oldukça sinirlenmişti.  Yezit Ağa hakkında dava açtırmak üzere avukatını çağırttı. Gülek Kasabası’nda görev yapan imamın evini yaktırmaktan, Yabani’yi öldüresiye dövdürtmekten, halkı baskı ve tehditlerle sindirmekten, zorla arazilerini gasbetmekten Yezit Ağa hakkında dava açıldı.
Ama iki gün önce Ferit Efendi’nin oğlu Cemal’i  kaçırmaktan, uzun süre evinde alıkoymaktan, tertiplerle devleti ve devlet kurumlarını kendi ihtiraslarına alet etmekten tutuklanmıştı.
Yezit Ağa gibi halka zulmeden diktatör insanlara göz yuman, zalimlerle işbirliği içinde bulunan,  din maskesi altında hırsızlık ve haksızlık yapan, emperyalist ülkelerin güdümünde olan iktidar partisi de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış, yöneticileri de yüce divanda yargılanıyorlardı.

«Ne mutlu Türk’üm diyene!»  diye haykıran herkes Yezit Ağa’dan ve onun gibilerden kurtulmanın  sevincini yaşıyorlardı. Ay yıldızlı bayraklar da yıllar sonra yine devletin asil güçleriyle birlikte bölgede yerlerini almışlardı.

Ankara, 29.10.2009


Selam ve sevgilerimle.

Üzeyir Lokman ÇAYCI
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
France

http://www.artmajeur.com/serap/
uzeyir.cayci@free.fr

SAYFA BASI

Yazarın diğer yazıları:

Bu adam senin baban
Yaz Kardeşim
ÖĞENDİRE
İçimizdeki Dünya
Hırsız
Bedava
Unutmayın ki dünya sizin gördüğünüz gibi değil
Şehirlerleşme ve etkinleşmeler
Siz benim geride bıraktığım yollardasınız
Yağmurdan faydalanma yerine zararlarına seyirci kalınıyor
Şehirleşme
Yolcular
Biber yiyen acısına da katlanır
Vah be sizi de satın aldılar!
Sana " Bir Gecede Kal" Demem
İhanet Kapıları
Siyah Çelişkiler
Demokrasi Çarkı
Hayata Bakış
Dilde Bozulmalar ve Kültür Yozlaşması
Gölgeler Utanmazlar
Nasırlı Eller
Hamamlar
Referandum ve halkın ortaya çıkan tepkisi
HANGA HUNGA
Dar Kapı
Suçlar vadisi
Sözlerimden duman çıkıyor
Sen ne biçim insansın?
Yorgun değiliz biz türküler varken...
Gurbet ve Tutkular
İçinizdeki şehir
Küçüktüm küçücüktüm
Yan Kesit
Çağın üzerindeki karanlıklar 
Arayış
Hazır mısınız çocuklar?
Varoluş üçgeni
Öğretmenim
Acılar karla kaplanırken
Savaş Dansları
Karanlığa savaşla yazılanlar
Gurbet Çiçekleri
Çöpçü kardeş
Kapar kapılarını dostlarına
Ne zaman başımı kaldırsam
İnsanları tanımak istiyorum
Üzerimize ağları ördüler
Yargılanışım

SAYFA BASI

| Ana Sayfa | Haberler| Gazeteler | Ekonomi | Firmalar | Spor | Yazarlar 

Copyright © Mima Datentechnik / Jülicherstr.20 / 52070 Aachen / Deutschland
Tel:
+49 (241) 900 57 50 (pbx)  Fax: +49 (241) 99 777 57  
e-posta:
info@Turkpartner.de
Bu site Mima Datentechnik Internet Servisi tarafýndan hazýrlanmaktadýr

Üzeyir Lokman Çaycı
Bu adam senin baban
Hayrettin Çakmak
İkinci yirmiyedi, beşinci Cuma
Mahmut Aşkar
Memleket Yine Toz-Duman
Yılmaz Kuzucu
İyiye değişim ve beyinlerde haraket
Yakup Yurt
Bugün 19 Mayıs Gençlik Ve Spor Bayramı (mı)?
Nuran Yelkenci
Sahte Peygamberler
Ozan Yusuf Polatoğlu
Merhaba sayın Baykal
Orhan Aras
Dinle küçük adam!
Ayten Kılıçarslan
Buna hakkınız yok!
Hidayet Kayaalp
Demokrasinin çişimi geliyor
Muhsin Ceylan
Öfke’ye öfkelenmemek kolay mı?
Ali Kılıçarslan
Made in Germany
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Güzel İstanbulumuz şantiye alanı mı olacak?
Şefik Kantar
Her şey hayallerle başlar
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Avrupa Birliği "Faşizmi"
Haldun Çancı
‘Etnik-merkezciliğe’ Karşı ‘Kültürel Görecelilik’
M. Ali Aladağ
Çağdaş Yobazlar
Hasan Kayıhan
Ayrılığın Rengi Hüzün
Sebahattin Çelebi
kadıköy
Veli Kalli
Gurbette Vatan Sevgisi
Mustafa Can
Akıl...Gönül...Şüphe...
Sonra Hayatın Akışı...
Betül Parlar
Hey du...
Fikret Ekin
Türkiye’nin “Sorunu”
Şensel Aşkın
Bilginin/Doğruların Etkinliği
İsmail Tüysüz
Son İki büyük Revulusyonda İstanbul`un Önemi
Halil Gülel
Gerçek Güzellik
Serdar Çelebi
ETU (Europaische Türkische Union)  ne yapıyor?
Yakup Tufan
Uyum nedir?
Dr. Nebil Bozdoğan
Botox zehir mi ilaç mı?
Alperen Çelik
Yeni Vietnam IRAK
İsmail Altıntaş
İslâm Dininin Engellilere Sağladığı Kolaylıklar
Sizden Biri
Gurbet
Latif Çelik
Aynı acıyı duyanlar en samimi olanlardır
Fazlı Arabacı
Yaralı bir bilinç