A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu Kendinizi değil kilonuzu yakın
·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  YAZARLAR  
·  SÖYLEŞİ  
·  EKONOMI  
·  KADIN & YAŞAM  
·  MUTFAK  
·  SPOR  
·  ÇOCUKLAR/OYUN  
·  FIRMALAR  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   



Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Veyis Güngör ile Söyleşi

“Irkçı düşüncenin Avrupalı toplumlar arasında gün geçtikçe arttığını gözlemlemek insanı aslında düşündürüyor da. Her şeye rağmen gelişmelere pozitif bakmamız gerektiğine inananlardanım.”

“Zira cinayet öncesi, özellikle 11 Eylül olaylarıyla birlikte Batı’daki dolayısiyle Hollanda’daki müslümanların üzerine çok sert ve acımasız geldiler. Müslümanların en değerli varlıklarına hakaret etmeye başladılar.”

“Uzun yıllar içinde yaşadığımız toplumu ve sistemi anlamadık. Anlamak istemedik. Bu yönde ciddi gayret gösterdiğimizi söyleyemeyiz.”

“Avrupa’daki Türk toplumu bana göre her şeyden önce “ortak çalışma kültürü” nü öğrenmeli ve bu özelliğini inşa etmelidir.”

“Zorlamalar ve tartışmalar bize şunu çok açık bir şekilde gösteriyorki, AB Türkiye’den vazgeçemiyor ve vaz geçemiyecek.”

“Türkiye, AB için ne kadar önemliyse, vazgeçilmezse, Orta Doğu ve İslam ülkeleri ve dahi Orta Asya ülkeleri için bir o kadar daha vazgeçilmez ve önemli bir ülkedir.”

Mahmut Aşkar:
Bildiğiniz gibi biz bazı konularda meraklı bir milletiz. Ben de okuyucularımızın bu doğrultudaki merakına tercüman olarak soruyorum: Veyis Güngör kimdir?

Veyis Güngör:
1960’lı yılların başlarında iç anadolunun Toroslara yaslanmış bir kasabasında dünyaya gelmişim.
Babam o zaman çiftçilikle uğraşırmış. Henüz ilkokula başlamamıştım. Bir gün, babamın elimden tutup kasabanın kalabalık caddesindeki esnafları ziyaret ettiğini ve Allah’a ısmarladık dediğini hatırlıyorum. Sonraki yıllarda anlıyorumki, babam Avrupa’ya, Hollanda’ya gidiyormuş. Ailenin en büyük erkek çocuğu olarak kasabada ilk ve orta okul, şehirde liseyi bitirdim. Çocukluğumdam beri insanlarla uğraşmayı ve sosyal olaylara ilgi duymama rağmen, beni bir an önce bir meslek öğrensin diye sanat okuluna kayıt ettirdiler. Liseyi bitirdikten tam bir yıl sonra yani 1980’nin Ağustos ayında aile birleşimi çerçevesinde Hollanda’ya göç ettik. Altı aylık bir lisan kursundan sonra iş aramaya başladım. Amsterdam belediyesinde tam bir yıl çalıştım. Bu süre içinde okuduğum ve çok etkilendiğim Taha Akyol’un `Tarihten Geleceğe` kitabı bana farklı bir gelecek perspektifi tayin etmeme vesile oldu. Bu çerçevede rahmetli Erol Güngör başta olmak üzere, Mümtaz Turhan, Hilmi Ziya Ülken, Nurettin Topçu, Peyami Safa, Mehmet Kaplan, Necip Fazıl Kısakürek gibi fikir ve düşünce adamlarıyla birlikte, özellikle sosyoloji merakı hasıl oldu bende. Sosyolojinin kurucusu Ibn-i Haldun’u yine bu kitap sayesinde öğrendim.

Bu heyecanla 1984 yılında Amsterdam Üniversitesi Pedagoji Bilimleri Fakültesinde öğrenime başladım. Pedagoji’nin ne kadar zor ve çetrefli bir bilim dalı olduğuna kanaat getirdim. Bunun yanısıra aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesinde Orta Doğu Tarihi ek programını takip ettim. 3. Dünya kavramı ve dünya üzerindeki özellikle Orta Doğu’daki azınlıklar başta olmak üzere, 20. yüzyıla mührünü vuran ideolojileri (Hitler Almanyasını, Mussolini Italyasını, Lenin-Stalin Rusyasını) ve Batı düşünce akımlarını (Liberalizm, Sosyalizm, Nasyonal Sosyalizm, Hümanizm vs.) yakından öğrenme imkânı buldum. Üniversite son sınıfta Erasmus Değişim Programı çerçevesinde Preston (İngiltere) da Etnik Azınlıklar Politikaları üzerine de eğitim aldım. 1990 yılında Amsterdam Üniversitesi Pedagoji Fakültesinden lisans (master) alarak mezun oldum. Aynı fakültede (1991-1992) eğitim yılında yabancı öğrenciler danışmanı olarak görev yaptım. Bu yıllarda Hollanda Diyanet Vakfında Hollandaca ve Türkçe olarak “Arayış ve İslam” dergisini çıkardım. Halen part time olarak Cordaid (Kalkınma İşbirliği Ajansı) kurumunun Orta Avrupa-Doğu masasında proje görevlisi olarak çalışmaktayım.Haftanın geri kalan günlerini ve özellikle her akşam en az üç saatimi sosyal, kültürel, bilimsel etkinlikler ve çalışmalara ayırmaktayım. DÜNYA Gazetesi Avrupa baskıları ve Habera dijital gazetede haftada bir genellikle Hollanda’daki insanlarımızın halleriyle ilgili yazılar yazmaktayım. Evliyim ve iki çocuk babasıyım.

Mahmut Aşkar:
Sosyal, kültürel, bilimsel etkinlikler ve çalışmalar dediniz biraz önce. İsterseniz bunu biraz açalım...

Veyis Güngör:
Hay hay!.. Yukarıda insanlara ve sosyal olaylara ilgimdem bahsetmiştim. Küçük yaşlardan beri, sanki kaos içinde olan etrafımı düzenleme, örgütleme, organize etme gibi bir his var içimde. Daha yedi, sekiz yaşlarında, aklımız henüz siyasete ermezken, mahallenin çocuklarını biraraya toplar ve grup oluştururdum. Hiç unutmam mahallede oluşturduğumuz Beşiktaşlılar grubuyla tüm mahalledeki evlerin kapılarına, duvarlarına BJK ibarelerini yazmıştık bir akşam vakti. Sonraki yıllar malum... Memleket kurtarma...

Bu haleti ruhiye içinde sosyal, kültürel ve diğer etkinliklerimiz Amsterdam Üniversitesinde oluşturduğumuz ’gençlik komitesi’yle devam etmiştir. Artık misyonumuz, Hollanda’da Türk kültürünün kurumlaşması sürecinde gerek üniversite bünyesinde gerek ülke düzeyinde sosyal ve kültürel etkinliklerde bulunmaktır. 1990’lı yıllara yaklaştığımızda, sosyal bilimlerde öğrenmiş olduğumuz bazı metodları mensup olduğumuz insanların hizmetinde kullanmak olmuştur o yıllardan günümüze amacımız. Mesela üniversitede okurken kurmuş olduğumuz  Hollanda Türk Akademisyenler Birliği Vakfı, Hollanda da oluşmakta olan kütürümüze 11 yılda 14 Hollandaca ve Türkçe kitap kazandırmıştır. Devamında kurduğumuz Amsterdam Türkevi Derneği, Hollanda tarihinde ilk defa ata sporumuz yağlı güreşleri organize ederek bu kültür değerimizin Hollanda’da tanınması ve gençlerimiz tarafından benimsenmesine sebep olmuştur. Türkevi Derneğinin etkinlikleri sadece Holanda’yla sınırlı olmayıp Türkiye başta olmak üzere Balkanlar, Orta Asya ve Afrika ülkelerinde de onlarca kalkınma işbirliği projelerin gerçekleşmesine vesile olmuştur. Şu anda Prizren’de yayın yapmakta olan Yeni Dönem Radyosu, Üsküp’te yayınlanmakta olan „Yeni Balkan“ gazetesi, Kişinov’da yayınlanan „Ana Sözü’’ hemen aklıma gelenler arasında.

Türkevi olarak, Avrupa düzeyinde bir başka etkinliğimiz varki, burada bahsetmeden geçemiyeceğim. O da şu: „Avrupa Süreli Türkçe Yayınlar Sempozyumu“. 1997 yılında itibaren belirli aralıklarla organize ettiğimiz sempozyumların 4. nü geçtiğimiz yıl yine Hollanda’da gerçekleştirdik. Türkiye dışında yayın yapan süreli Türkçe yayıncılar bir araya gelip, birbirlerini tanıyor ve karşılıklı tecrübelerini aktarıyorlar. En son yapılan sempozyuma 16 ülkede’den Türkçe yayın temsilcisi katılmıştı. Önyargıları bertaraf etmek için çok önemli bir etkinlik benim gözümde bu sempozyum. Mesela son taoplantıya İsrail’den katılan Nesim Güveniş farklı yargılarla katıldığı sempozyumdan gözleri yaşlı olarak ayrıldığını kendi yayınladığı „Bülten“ dergisinde yazmış.

Geçtiğimiz yıl Hollanda Türk göçünün 40. yılı kutlandı. Bu bağlamda kurum olarak biz de;
Araştırma dalında: ``Hollanda Güncesi``, Dr. Kadir Canatan`, ``40 Yıl, 40 İnsan ve 40 Öykü``, Yavuz Nufel ve ``Rembrandt’tan van Gogh’a``, Emel Ertop.
Edebiyat dalında: ``Göçmen İşçiler Ağıdı``, Nuri Can, ``Gurbetten Sılaya``, Aşık Çağlari, ``Nevbahar``, Hüseyin Kerim Ece ve ``Derdaniden Deyisler``, Ali Karaahmet ait kitaplar yayınladık.
Belgesel film dalında:Olie Worstelen/Yağlı Güreşler, Mehter in Holland/Hollanda’da Mehter, Tolerant Islam: MEVLANA / Hoşgörü - İslam: Mevlana ve Maria in de Qoran / Kur’an da Hz. Meryem konulu filmlerin Flemenkçe baskısını yaparak piyasaya sunduk.

İşte bu tür etkinliklerimiz Sakarya Üniversitesi Sosyoloji bölümünde doktora tezi olmuş ve tez kitap olarak yayınlanmıştır.

Sosyal, kültürel etkinliklerde en son geldiğimiz nokta Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezinin kurulması olmuştur. Yukarıdaki etkinliklerimizin yanısıra, çalışnalarımız başta Hollanda’daki insanlarımızın meseleleri olmak üzere Türkiye-AB ilişkileri üzerinde yoğunlaşacaktır önümüzdeki yıllarda.

Mahmut Aşkar:
Veyis Bey, Türkevi Araştırmalar Merkezi hakkında biraz bilgi verir misiniz?

Veyis Güngör:
Memnuniyetle. Türkevi Araştırmalar Merkezi (TAM)’ni, sosyolog Talip Küçükcan Beyle birlikte bilimsel araştırmalar yürütmek, stratejik analizler yapmak, bilim, siyaset ve medya dünyası ile kamuoyuna tarafsız ve doğru bilgiler vermek amacıyla 2004 yılında kurduk.  TAM’ın, eğitim ve insan kalitesinin giderek yükseldiği yeni bin yılda doğru ve güvenilir bilgi üretimine katkıda bulunmayı amaçlayan bağımsız bir bilimsel araştırma merkezi olmasını arzuluyoruz.

TAM, Hollanda ve Avrupa’da yaşayan Türklerin sorunlarına sürdürülebilir çözümler üretmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, Avrupa değerlerinin Türkiye’de, Türk kültür ve uygarlık birikiminin ise Avrupa ülkelerinde tanıtılmasını sağlayarak Türkiye-Avrupa Birligi ilişkilerine katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Bu amaca yönelik olarak TAM, Avrupa’daki eğitim, araştırma, düşünce kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları ile ortak çalışmalar yürüterek doğru ve nitelikli bilginin üretilmesine imkan sağlamakta, ulusal ve uluslararası bilimsel araştırma projelerini desteklemekte ve üretilen bilginin daha geniş kitlelere ulaştırılması için yayın, sempozyum ve konferans faaliyetlerinde bulunmakta ve yetkin bilim adamları yetiştirilmesi için imkânlar sağlayarak nitelikli insan gücüne katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. TAM, başta Hollanda olmak üzere Avrupa ve Türkiye’deki siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeleri bilimsel yöntemlerle izleyerek bilim adamı, yöneticiler ve medya için bilgi birikimi sağlamayı amaçlamaktadır.

Hollanda’da on üç yıldır kapsamlı etkinlikler sürdüren Türkevi Derneği’nin bir üst kuruluşu olarak etkinliklerine başlayan TAM bilimsel araştırma projeleri yanında Hollanda başta olmak üzere Avrupa’daki Türk toplumu, Türkiye-AB ilişkileri, Türk kültürü ve uygarlığı hakkında uluslararası araştırma, yayın, sempozyum ve konferans etkinliklerinde bulunacaktır. TAM, bilimsel ve nitelikli bilgi üretilmesine katkıda bulunmak amacıyla  araştırmacı yetiştirecek, araştırma kütüphanesi ve dokümantasyon ünitesi kuracak, ihtiyaç duyulan konularda kamuoyunu aydınlatacak görüşler hazırlayacaktır.
Bu doğrultuda geçtiğimiz aylarda uyguladığımız iki proje şöyledir:
1 -  “Türkiye-AB İlişkilerinde Avrupa’da Yaşayan Türklerin Rolü -Hollanda Örneğialan araştırması gerçekleşti. Bu araştırma’da Hollanda merkezli Türk STK’larını mercek altına alarak aşağıdaki sorulara cevaplar arandı:

Türk Sivil Toplum Kuruşlarının başlıca amaçları ve etkinlik alanları nedir?
STK’lar Türkiye’nin AB üyeliğine nasıl bakıyorlar?
Türkiye’nin AB üyeliği için çalışmaları ve projeleri nedir?
Yerel ve ulusal medya organları ve sivil toplum örgütleri ile ilişkileri nasıl?
Hollanda hükümeti ve siyasal partilerle ilişkileri nasıl?
Avrupa Birliğini ve AB kimliğini nasıl tanımlıyorlar?
Türk Sivil Toplum Kuruşları AB’de Türkiye lobisi oluşturabilir mi?

İkinci projemiz ise:
2 – “Avrupa Birliği, Türkiye ve İslam” konulu (WRR) Hollanda Hükümeti Bilimsel Danışma Kurulu’nca hazırlanıp yayınlanan kitabın Politika Merkezi ile ortaklaşa Türkçe’ye tercüme edilmesi ve kitap olarak yayınlanması oldu.
Kitap kısaca; ``İslam, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) kabul edilmesi kararında rol oynamamaktadır“ anafikrini işlemektedir.

Mahmut Aşkar:
Avrupa’daki Türklerin sosyal ve kültürel hayatını yakından takip eden, bu konularda araştırmalar yapan bir insan olarak, geldiğiniz nokta netice itibariyle nasıldır? Geleceğe yönelik tesbitleriniz sizin karamsar mı, yoksa iyimser mi olmanıza sebep oluyor?

Veyis Güngör:
Geldiğimiz nokta hiçte küçümsenecek bir nokta değil. Ancak gönül daha iyisini daha güzelini arzu etmektedir. Olaya sosyolojik olarak baktığımızda, sadece çalışmak amacıyla bu ülkelere gelen babalarımızın her türlü zorluklara rağmen hem rızklarını kazanmak hem de on yıllar sonra yanlarına getirdikleri çocuklarının eğitimi, kültürel formu, dini ihtiyaçları, gelecek perspektifleri, örnek insanlar bulmaları gibi bir çok konuda uğraş vermelerini beklemek biraz haksızlık olsa gerek. Her şeye rağmen, yani geldikleri ülkenin kendileri üzerinde hiç bir politikaları olmamasına rağmen, tabiri caizse saldım çayıra mevlam gayıra görüntüsüne rağmen bir şeyler varsa, birşeyler olmuşsa, en azından şeklen, fiziken gitmiş oldukları beldelerde varlıklarını kurmuş oldukları kurumlarla tescil etmişlerse, o zaman olaya farklı bakmak gerek. İnsanlarımız farkında olmadan, plansız ve programsız bir şekilde var olma mücadelesi vermişlerdir. Ki bu varolma mücadelesinde arkalarında her hangi bir moral desteği bile bulamamışlardır. Su aka aka yolunu bulur misali, yaşanan olaylar insanlarımızı uzun müddet sonra kendilerini tanımlamaya itmiş ve artık kendilerinin bu ülkelerde kalıcı olduğuna kanaat getirmiş ve etkinliklerini bu doğrultuda yapmalarını sağlamıştır.

İşte hep birlikte görüyoruz; işçi sınıfından bugün Hollanda Millet Meclisi’nde farklı siyasi partilerden 5 milletvekilimiz bulunmaktadır. 140 belediye meclis üyemiz var. Bütün bunlar gelinen noktalardan sadece bazılarıdır. Bu bize bir noktada “Avrupa Türk Orta Sınıfının” yavaş yavaş oluşmasını da göstermektedir. Siyasi partisipasyon bir taraftan, ekonomik pastisipasyon bir taraftan gelişmektedir. Kendi işyerini açan insanımızın sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Anlattıklarım elbette madolyonun bir tarafı. Bu gelişmelerin yanısıra olumsuz gelişmeler de yok değil. Irkçı düşüncenin Avrupalı toplumlar arasında gün geçtikçe arttığını gözlemlemek insanı aslında düşündürüyor da. Her şeye rağmen gelişmelere pozitif bakmamız gerektiğine inananlardanım. Aksi halde kahrolmak için onlarca sebep ve olay var etrafımızda. Geleceğe ümitle bakıyorum. Karamsar değilim. Hele karşımızda bir de Türkiye-AB süreci varki, bu süreç bizim iyimser olmamız için bence yeter ve artar bile.

Mahmut Aşkar:
Bir zamanların (yabancılar için) örnek, liberal Avrupa ülkesi Hollanda’da bilhassa Theo Van Gogh cinayetinden sonra durum tamamıyla tersine döndü. Bu gelişmeler aniden mi oldu, yoksa işin evveliyatı da var mı? Şu an itibariyle müslüman yabancıların halet-i ruhiyesini sizden dinleyelim?

Veyis Güngör:
Şu an müslümanlar bir tedirginlik içerisinde maalesef. Olay sadece Theo’nun öldürülmesiyle ilgili değil. Belki bu cinayet olayın önemli bir merhalesi. Zira cinayet öncesi, özellikle 11 Eylül olaylarıyla birlikte Batı’daki dolayısiyle Hollanda’daki müslümanların üzerine çok sert ve acımasız geldiler. Müslümanların en değerli varlıklarına hakaret etmeye başladılar. Her şeylerinden geçebilecek ancak, peygamberlerinden vazgeçemiyecek olan müslümanların bu değerlerine saldırdılar. Düşünce özgürlüğü bahanesiyle sanki müslümanlara topyekün bir saldırıya geçmişler gibi bir hava estirdiler Hollanda’da. Bütün bunlar olurken çoğu Hollandalı yazar ve entellektüel maalesef olaylar karşısında susmayı tercih etti. Beyler! İleri gidiyorsunuz artık, diyenlerin sayısı çok azdı ve seslerini duyuramadılar. Müslümanları zaten dinleyen yoktu. Özellikle Liberal Parti milletvekili eski müslüman Somalili Ayan Hirşi Ali müslümanları tahrik etmeyi başardı. Bununla da kalmayıp Theo’yu da arkasına alarak o meşhur filmi çekti. Kuran’dan ayetlerin çıplak bayan bedenine yazılması ve o şekilde namaz kılması artık, tahrikin ne dereceye vardığını siz düşünün. Ve sizin de ifade ettiğiniz cinayet gerçekleşti. Olay Hollanda siyasi hayatında ve kamuoyunda şok meydana getirdi. Uzun süre kimse bu işin sebepleri nedir sorusunu soramadı. Tüm Hollanda Fas’lı genci yargıladı ve cinayeti genelliyerek tüm müslümanları suçlu posizyonuna düşürmeye kadar uzandı. Aradan geçen zaman içinde ortalık her ne kadar biraz soğumuş olsa da genel anlamda müslümanlar “potansiyel suçlu” konumunda Hollanda’da...

Mahmut Aşkar:
Gerek Hollanda’da ve gerekse Almanya’da olsun, genelde müslüman yabancılar, özelde ise Türkler bilhassa “11 Eylül 2001”den beri baskı ve töhmet altındalar. Yanlışı hep biz mi yapıyoruz, yoksa dünyadaki gelişmelerin mi kurbanıyız? Bu gelişmelerden bağımsız olarak, Avrupa’daki Türk azınlığın çevreye açılmada sıkıntıları olduğu ve temsil noktasında yetersiz kaldığı kanaatindeyim. Bu konuda siz ne düşünürsünüz?

Veyis Güngör:
Uzun yıllar içinde yaşadığımız toplumu ve sistemi anlamadık. Anlamak istemedik. Bu yönde ciddi gayret gösterdiğimizi söyleyemeyiz. Çark nasıl dönüyor, sistem nasıl çalışıyor sorularını sorup cevaplar aramadık. Bu konuda hala Türk toplumu olarak gerekli çalışmayı yaptığımızı düşünmüyorum. Uzun süre Türkiye endeksli çalıştık. Kendi aramızda entegrasyonu tam tamamlayamadık. İçinde yaşadığımız toplumla da ortak çalışmada arzu edilen noktada değiliz. Böyle olunca gerek dünyadaki gelişmelerin gerek içinde yaşanılan ülkelerdeki gelişmeler karşısında yalnız kalmaktayız. Gelişmeleri çok gerilerden takip etmekteyiz. Avrupa tarihinde örnek alacağımız topluluklar olmasına rağmen biz hala birbirimizle kavga etmenin psikolojisi içindeyiz. Avrupa’daki Türk toplumu bana göre her şeyden önce “ortak çalışma kültürü” nü öğrenmeli ve bu özelliğini inşa etmelidir. Şikayet etmekten vazgeçip, kendimize çeki düzen verip, yerli partnerlerle bir çok konuda birlikte çalışmanın yollarını aramamız gerekir. Aksi halde marjinal kalmaya devam ederiz.

Bu meselenin bir yönünür. Diğer yönü ise, yerlilerin ya da sisteme hakim olanların bizi yani bizim biraz ilerlemiş kesimi kendilerine rakip görmeleri ve sinsi sinsi bir dışlama politikası izlemeleridir. Meselenin bu yönü sürekli olacaktır. Ancak biz meselenin birinci yönünü halledebilirsek, güçlü bir lobi, ortak çalışma modeli geliştirirsek idare edenlerin bizi bir çok konuda bugünkünden daha farklı değerlendireceklerini düşünmekteyim. Bunun yeryüzünde farklı örnekleri bulunmaktadır. Örneğin başkan Bush, seçim konuşmalarında Latinolar karşısında tavır değiştirmektedir. Latinoları seçimlerde hesap etmektedir. Neden çünkü Latinolar iyi organize olmuşlar, ağlarını kurmuşlar ve hesap edilecek bir topluluk olarak kendilerini Amerika’da kabul ettirmişler.

Sorunuza son olarak şu cümleleri eklemek istiyorum. Avrupa Türk toplumu ilk önce kendi arasında bir entregrasyonu gerçekleştirecek. Buna küçük entegrasyonda diyebiliriz. Daha sonra yerlilerle entegrasyonu gerçekleştirecektir. Her ikisininde başarılı olması gerekir ki, Alman toplumunda, Belçika toplumunda, Hollanda toplumunda saygın bir yerimiz olsun. Aksi takdirde....  

Mahmut Aşkar:
Aksi taktirde, bugünkü halimizden şikâyet etmeğe hakkımız yoktur, demek istiyorsunuz. Anlıyorum.
Veyis Bey, gurbette hasbelkader oluşan bir Türk elitinin varlığını artık hissediyoruz, fakat toplumla bu aydın kesimi arasında galiba kopukluk var. Dün “Misafir İşçi” olarak gelen insanların kapasitesini aşan gelişmeler karşısında buradaki okuyan-yazan kesimimizin devreye girmesi gerekmiyor mu?

Veyis Güngör:
Evet. Artık yavaş yavaş da olsa bir Avrupa Türk Orta Sınıfından bahsedebiliriz. Türk eliti sadece okumuşlardan ibaret değil. Girişimcilerimiz, memurlarımız, siyasetçilerimiz, sanatçılarımız bu kitleyi oluşturmaktadır. Bunların sosyal ve ekonomik konumları genel gruba göre biraz daha farklı. Her toplumda olduğu gibi bizde de iki grup arasında, yani genel gruplar elit grup arasında her zaman bir ayrılık ola gelmiştir. Bu bir yerde normal karşılanabilir. Ancak Elit grubun genel grubu hor görmeye başlaması ya da elit grubun kendini orijinal gruptan farklı görmeye ve göstermeye başlaması biraz endişe vericiridir. Sorunuzda da bahsediyorsunuz zaten, bugün elit olanlar dün misafir işçiydiler. Ya da onların babaları, anneleri işçiydi. Dolayısıyle elit veya aydın kesimin köklerinden kendini soyutlaması kabul edilir cinsten değil. Zaten bu grup kendilerini böyle görselerde, yerli ve dominant grup bunlarıda Türk toplumu ya da yabancı olarak nitelemeye devam edecektir. Oysa gönül istiyorki, bu grup yani bir vesileyle bir yerlere gelmiş, statülerini iyileştirmiş grup, bilgilerini, tecrübelerini evvel emirde ait oldukları grup için kullansınlar. Enerjilerinin bir bölümünü bu genel toplumun gelişmesi için harcasınlar.

Gözlemlerimiz bize şunu gösteriyorki, yerlilerle daha içli dışlı olan elit grubun üyeleri zaman içinde uğradıkları psikolojik ayırımcılıkla ait olduğu gruba geri dönmekte veya dönmenin yollarınını aramakta. Biz ve siz sınıflamasında bizim elit kesim isteseler de istemeseler de orijinal olarak ait oldukları kesimden sayılmaktalar. Böylece onlara yol gözükmüş oluyor. Şahsi gözlemlerim ve ümitlerim; Avrupa Türk toplumunun elit kesimi ya da Avrupa Türk Orta sınıfı, Avrupa Türklerinin bulundukları coğrafyada saygın bir yer edinmelerinde önemli bir rol oynayacaklardır.

Mahmut Aşkar:
Yıllardır buralarda yaşayan bir insan olarak Avrupa’nın halkı ve siyasetçisiyle beraber Türklere ve Türkiye’ye bakış açısını biliyorsunuz. Bu bağlamda Türkiye-AB münasebetlerini nasıl görüyorsunuz, bizi AB’ne alacaklar mı? Bir de bundan bağımsız olarak şahsi düşünceniz, yani gönlünüz AB’den yana mıdır?

Veyis Güngör:
Bildiğiniz gibi geçtiğimiz yıl Avrupa ülkelerinde Türkiye ve Türkler hemen hemen her gün Batı basın organalarında yer aldı. Kanaatimce Türkiye geçen yıl olduğu kadar, yakın tarihte bu derece Batı’nın gündemini işgal etmedi. Özellikle Türk siyasetçilerinin Avrupa çıkartmaları günlerce tartışıldı. Uzun ve zor pazarlıklar yapıldı. Kısacası Ankara yakın tarihin önemli bir mücadelesini verdi ve 17 Aralık 2004 tarihinde Avrupalı liderler Türkiye ile müzakelere başlama tarihi verdiler. Avrupalı liderler de Ankara yöneticileri kadar zorlandılar. Onlar içinde karar kolay olmadı. Bir tarafta Avrupa halklarının baskıları, ki 17 Aralık öncesi yapılan anketlerde bazı Avrupa ülkelerindeki halkın %65’lere varan oranında Türkiye’yi AB’ye istemedikleri belirtiliyordu, diğer tarafta özellikle sağ partilerin daha doğrusu ırkçı partilerin Avrupa merkezci partilerin de Türkiye’yi AB’ye istemedikleri apaçık ortadaydı. Bütün bunlara rağmen Avrupalı liderler Türkiye’ye bir müzakere tarihi vermek zorunda kaldılar ve Ekim 2005 olarak bu tarihi açıkladılar. Zorlamalar ve tartışmalar bize şunu çok açık bir şekilde gösteriyorki, AB Türkiye’den vazgeçemiyor ve vaz geçemiyecek. Hatta bu gerçek daha önceden bilinseydide Brüksel’de çok daha iyi pazarlık yapılsaydı keşke diye insanın düşünesi geliyor. Tabi bu vazgeçememenin altında neler yatıyor, hesapları nedir, ajandalarında ya da görünmeyen ajandalarında neler var onları şimdiden bilemiyoruz. Ama AB-Türkiye meselesi bir hesap kitap meselesi, bir çıkarlar meselesi, bir kazan kazan meselesidir. Durum böyle olunca Türkiye’nin de mutlaka bir hesabı, çıkarları, ajandasında maddeleri olmalıdır. Oyunu kurallarına göre oynaması gerekiyor Türkiye’nin. Oynaması için de kuralları bilmesi gerekiyor.

Geçen hafta İzmir’de organize edilen “AB Sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları” konulu panelde de aynı sorular geldi. Türkiye’yi gerçekten alacaklar mı. Elbette bu soruya evet veya hayır cevabı vermek zor. Önümüzde zor bir 10 yıl var. Çetin müzakereler yapılacak. Tartışmalar yapılacak. Sonuçta AB ve Türkiye anlaşabilirlerse alınıp alınmayacağı kararı verilecek. Belkide Türkiye 10 yıl sonra farklı düşünecek. Dünya’da çok hızlı gelişmeler zuhur ediyor. Ancak bugünkü şartlar içinde Türkiye’nin alternatifinin AB olduğunu düşünmekteyim. Özellikle Avrupalılık, yani
Avrupa Birliğini tanımlayan ortak değerler; Demokrasi, İnsan Hakları, Hukukun Üstünlüğü, Kişisel Haklar ev Özgürlükler ve Pazar Ekonomisi gibi değerlerin ülkemizde işlerlik kazanması açısından AB sürecinin Türkiye için önemli bir kalkınma ve gelişme sürecinin başlangıcı olarak görmek istiyorum. Elbette bu değerlerin yerleşmesi bir zihniyet değişimini beraberinde getirecektir. Bu değişimde 10 yıl gibi kısa bir sürede tam anlamıyla olmayacaktır. Ama bir sosyal harketliliğin olması ya da başlaması bile sosyolojik olarak ülkeye ve insanlara hayırlara vesile olacağına inanmaktayım.   Ülkemizde bu sürecin başlamasına, Avrupa’daki Türkler olarak elbette sadece seyirci olarak bakamayız. Bakmamalıyız. Bizim de bu süreçte üzerimize düşen görevler ve roller olduğunu düşünmekteyim. Bu yönde, yukarıdada bahsettiğim gibi, geçtiğimiz aylarda Türkevi Araştırmalar Merkezi olarak Hollanda merkezli 100 Türk Sivil Toplum Kuruluşu üzerinde yapmış olduğumuz alan araştırmasının sonuçları da, bizim bu süreçte mutlaka rol oynayacağımızı gösterdi. Araştırma sonucuna göre kuruluşların yüzde 88,9’u Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor ve yüzde 72,2’si Avrupalı ve Hollandalı Türklerin, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde bir köprü olduğunu ve bu sürece olumlu katkılar yapabileceğini belirtmektedir.

Buradan şu sonucu da çıkarabiliriz. Avrupa’da yaşayan insanlar tatıdını aldıkları refahın, düzenin, hizmetin ve sosyal devletin diğer bütün nimetlerinin kendi ülke insanlarınına, akrabalarına, eşlerine ve dostlarına sunulmasını arzu etmekteler. Ülkelerinin gelişmiş bir ülke olmasını arzu ediyorlar. Eğer buna AB sebep olacaksa. Neden olmasın.

Mahmut Aşkar:
Buradan baktığınızda Türkiye’yi kendi coğrafyasında ve dünya siyasi arenasında nasıl görüyorsunuz?

Veyis Güngör:
Türkiye, AB için ne kadar önemliyse, vazgeçilmezse, Orta Doğu ve İslam ülkeleri ve dahi Orta Asya ülkeleri için bir o kadar daha vazgeçilmez ve önemli bir ülkedir. Ülkemizin bu önemini bir çok örnekle tanımlamamız mümkündür. Çok yeni bir örnek vermek gerekirse. 17 Aralık günü, Türk heyeti Brüksel’de müzakere tarihi alma mücadelesi verirken sadece Türkiye’de insanlar televizyonları başında merakla neler olup bittiğini izlemiyordu. O gün televizyonları başında milyonlarca müslüman, milyonlarca Orta Doğu’lu televizyonlarının başında Brüksel’in Türkiye için vereceği kararı bekliyordu. Peki Brüksel’in Türkiye için vereceği karardan onlara ne diyemiyoruz. Yıllardır dikdatör rejimlerde özgürlüklerinden, bireyliklerinden mahrum insanların umut kaynağı Türkiye’dir de onun için o televizyonlar 17 Aralık günü izlenmişti.

Aynı gün, Brüksel tarihinin hiç bir döneminde olmayan bir manzarayla karşı karşıyaydı. Türkiye için verilecek tarihi karar ilk defa 250’i aşan bir sayıyla Arap basın ve yayın organlarının temsilcileri tarafından takip ediliyordu.
Her iki olay bize Türkiye’nin kendi coğrafyasında ve bölgede ve dünya siyasi arenasında nasıl bir yer teşkil ettiğinin apaçık örnekleridir.
Umarım Türkiye’yi yönetenler bu olayın ve Türkiye’nin bölgedeki rolünün farkındadırlar.  

Mahmut Aşkar:
Sayın Güngör, size yönelttiğimiz sorulara dolu dolu cevaplar verdiniz. Şahsım ve Türkpartner okuyucuları adına sonsuz teşekkürler.

Mahmut Aşkar
Bu Vebal Kimin?
Bilgiye muhtacız, bilge başımızın tacı... Lâkin arınmış, durulmuş bilgi ve arındıran bilge! Devam
Yakup Yurt
14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ VE 3S KURALI…
Gül-diken bütününde esas olan güldür.
Devam
Hidayet Kayaalp
OYNAMADAN GÜLEBİLMEK
„Gülelim-oynıyalım“  şeklinde deyim üreten belki de az millet bulunur yeryüzünde. Devam
Ali Kılıçarslan
TÜRKİYE GÖÇ VAKFI
Göç hareketi yarım yüzyıllık bir süreçten sonra, özellikle göç edilen ülkelerde yeni bir boyut kazanmıştır. Devam
Ozan Yusuf Polatoğlu
Bitlis’de 5  Minare  İsviçre’de 4 Minare
İsviçre’nin Müslümanların yaşamadığı çok kenar çevrelerden yüksek oranda minareye hayır oyları çıkmış, yoksa minareyi çok başka bir şey mi sanıyorlar fıkradaki gibi… Devam
Muhsin Ceylan
Eğitim masallı uyum yalanları...
Günümüzdeki uyumla alakalı sıkıntıların sebeplerinin mevcut kanun ve uyugulamalar olduğunu Sayın Bakan bilmez mi? Devam
Leman Kuzu
SEVGİ  ZAMANI!..
SEVGİ  İNSANLARA VERDİĞİNİZ SÜRECE SEVGİDİR...   Devam
Yakup Tufan
GÖÇMENLER VE UYUM MECLİSLERİ
Almanya’da gerçekleşmesi arzu edilen gerçek bir uyum, ançak -gerçek bir demokratik hak- ve -eşitlik ilkesi- ile elde edilebilir. Devam
Orhan Aras
KIRMIZI GÜL
Ama hangimiz şimdiye kadar güzel öğütlere kulak vermişiz ki? Hangimiz bile bile hayatımızda pişmanlıklar yaşamamışız ki?
Devam
Prof. Dr. Hacı Duran
İsrail'in Arapları, Ermenistan'ın Türkleri
Türkiye ile Ermenistan'ın Zürih Protokolü çerçevesinde yeni bir süreci başlatması, barış adına iyi bir gelişmedir. Devam
M. Ali Aladağ
Kötüler ve İyiler
Adam doğan güneşe sırtını çevirdi, batacak güneşten yana yüzünü döndü. Devam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Bu adam senin baban
Ay yıldızlı bayraklar da yıllar sonra yine devletin asil güçleriyle birlikte bölgede yerlerini almışlardı. Devam
Ayten Kılıçarslan
Köpekler ve İnsanlar
Hepimiz farklı zaman ve mekânlarda keşke dedik. Hem de bir defa değil binlerce kez söyledik…
Devam
Nurdoğan Aktaş
Türkçe Konuşulan Yerler İstanbul’dur
Tofiq Abidin
RAŞİT DEMİRTAŞ a  UĞURLU YOL
İsmail Tüysüz
BİZDEN ÖNCE MASALLARIMIZ GELMİŞ
Doğan Tufan
Bizans Oyunlarına dikkat