A vitaminini unutmayın! Mevsim meyvesi gibisi yok. Strese son vermenin 15 yolu Kendinizi değil kilonuzu yakın
·  ANASAYFA  
·  AVRUPA HABER  
·  MEDYA  
·  YAZARLAR  
·  SÖYLEŞİ  
·  EKONOMI  
·  KADIN & YAŞAM  
·  MUTFAK  
·  SPOR  
·  ÇOCUKLAR/OYUN  
·  FIRMALAR  
·  BEDAVA POST  
·  DOWNLOAD  
·  TREIBER  
   
   



Türk Dünyasının
 Ufukları Genişliyor


      Muhterem Okuyucular, aşağıda ilgiyle okuyacağınızı ümit ettiğimiz söyleşi, Azerbaycan’dan geldi. Turkpartner yazarlarından Orhan Aras Bey’in de yazılarının birisinin konusu olan Yazar-Şair Tofik (siz ona Tevfik de diyebilirsiniz) Abidin Muharremoğlu’nun yine Yazar Fethi Gedikli Bey’le Azebaycan-Türkiye Münasebetleri, Türk Dünyası ve Kültürü üzerine yaptığı sohbeti, ufak-tefek bir-iki düzeltmeyle Türkiye Türkçesi’ne uyarladıktan sonra dikkatinize sunuyoruz.













Yeni bir dostluk köprüsünün mimarı, Azebaycan’daki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği Medeniyet ve Tanıtımı Müşaviri Fethi Gedikli ile Yazar Tevfik Abidin Muharremoğlu’nun söyleşisi:

1. Doğal olarak ilk sorumuz sizin Azerbaycan’la temasınız hakkında. Azerbaycan kelimesini ilk defa kimden işittiniz ve o anki duygularınız?

     
Azerbaycan kelimesini ilk defa kimden ve ne zaman işittiğimi doğrusu hatırlamıyorum. Çünkü hatırlanamayacak kadar eski bir zamandaydı muhtemelen. Daha ilk mektebe giderken benim Türklük hissim galib gelmiştir. Öğretmenimizin bir gün bize Selçuklu sultanı Alparslan’dan söz eden bir kitap okuduğunu ve Alparslan’ın yiğitliğinden, kahramanlığından bahseden bu kitaptan çok hoşlandığımı hatırlıyorum. Sanırım bu, 1960-ların sonuna doğru, ben 8-10 yaşlarında iken olmuştu. Mektep sıralarında okuma kitaplarında adı geçen Attila, Mete bana her zaman heyecan vermiştir. Hatta bu ilk yıllarda Türklükle Müslümanlığı birbirinden ayıramadığımı, ağabeyimin bana biraz da Müslüman kimliğiyle “Mısır da Müslüman ülkedir, Suriye de” dediğinde benim ona “-Türk mü?” diye soruşumdan hatırlıyorum. Bir de ilk mekteb kitablarımın birinde Sovyetler Birliği terkibindeki bazı cumhuriyetlerden bazı insanların renkli fotoğrafları yadıma düşüyor. Şimdi net hatırlamıyorum ama içinde milli giysilerini kuşanmış Tacik, Kırgız, Özbek, Kazak’ın yanısıra Azerbaycanlı da olmalıydı. Bunların kardeşlerimiz olduğunu biliyordum. Onu da bana ağabeyim söylemiş olacaktı.

      Diğer yandan, ben kendimi bilmeye başladığımda yanı başımda sizin de yakından tanıdığınız ağabeyim Yusuf Gedikli’nin kitaplarını buldum. O kitapların içinde büyük Türk Milliyetçisi Ziya Gökalp’ın kitabları da vardı. Onları, bilhassa Gökalp’ın şiirlerini heyecanla, coşkunlukla okuduğum hâlâ aklımdadır, Türkçülüğün Esasları kitabı da. Orda Gökalp şöyle der: “Türkçülerin uzak mefkuresi, Turan namı altında birleşen Oğuzları, Tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları lisanda, edebiyyatda, harsda (medeniyyetde) birleştirmekdir. Bu mefkûrenin gerçekleşmesi mümkün mü, değil mi? Yakın mefkûreler için bu cihet aransa da, uzak mefkûreler için aranamaz, çünkü uzak mefkûre ruhlardaki sonsuz vecdi bir hayli yükseltmek için hedef alınan çok cazibeli bir hayaldır…” Bu ülkü beni de büyülemiştir. Bütün Türklerin azat ve özgür yaşaması, kendi kaderini belirlemesi, medeniyetini muhafaza ederek geliştirmesi en büyük arzumdur. Biz artık başka milletlerin boyunduruğu altında yaşamayalım, mesela Ruslaşarak, Almanlaşarak, Çinlileşerek Farslaşarak, Araplaşarak yitip gitmeyelim. Var olalım. Ama kendimiz kalarak var olalım. Bu noktada, geçenlerde sizin dersliklerin birinde gördüğüm V. Q. Korolenko’nun sözlerini anmadan geçemeyeğim: “Düşündükçe, çocuklarım benim dilimi, bunun ardınca da düşüncelerimi, arzularımı, şiirlerimi, yoksul tabiatımı, kendi halkıma ve kendime iyi mi, kötü mü, hizmet ettiğim vatanıma muhabbetimi anlamayacakları endişesi, beni dehşete bürüyor.” Beni de…

      Söz biraz uzadı galiba. Sohbet Azerbaycan’ı ilk ne zaman işittiğimden gidiyordu. İşte deminden beri anlattığım şerait içinde biz Sovyetler Birliği’nin yıkılacağını ve terkibindeki Türk cumhuriyetlerinin azatlıklarına kavuşacaklarına inanıyorduk. Bunun için elimizden geldiği kadar onlar hakkında bilgi edinmeye ve edindiğimiz bilgileri yaymaya gayret ediyorduk. Daha üniversite son sınıfda okuyarken “Çağdaş Azerbaycan Şiiri Antolojisi” diye bir toplu tertip ettik. 1983 senesiydi. O zaman, Türkiyede küçük bir kesim dışında Azerbaycan’ı ve onun büyük medeniyyetini bilen az adam vardı. Bu çalışma mükâfat aldı ve kendinden sonra birçok çalışmanın yapılmasına öncülük etti. 


2. Azerbaycana bu göreve atamanızı kimler gerçekleştirdi? Neden mehz Azerbaycan?

      2003 yılında Türkiyede umumi seçimlerden sonra bildiğiniz gibi iktidara Adalet ve Kalkınma Partisi geldi. Bu partinin kurduğu hükümetin Kültür ve Turizm Bakanı, benim Azerbaycanla ilgili çalışmalarımı yakından biliyordu. O, Türk cumhuriyetleriyle kültürel alakaları derinleştirmek istiyordu. Bu sebeple, yeni bir uygulamaya giderek -sanırım ilk defa-, üniversitelerde hocalık yapan insanların bu işle görevlendirilmesinin daha uygun olacağını düşündü. Bu çerçevede, benim de öteden beri Azerbaycan’a ve onun medeniyetine duyduğum yakınlığı göz önüne alarak “-Azerbaycan’a gider misin?” diye teklifte bulundu. Bu teklifi memnuniyetle kabul ettim. Bir millet, bir medeniyetin mensubu olan Türkiye ve Azerbaycan halkının medeni sahadaki alakalarının gelişmesine Türkiye’de ve burda birazcık katkıda bulunursam kendimi bahtiyar sayarım. Benim bürom esasen “medeniyyet ve tanıtma” diye adlanır. Tanıtma kısmına ülkemizin turizm imkânlarını burada pazarlamak da girmektedir. Ama nazirimiz beni buraya ve arkadaşlarımı diğer Türk cumhuriyetlerine uğurlarken bize bilhassa medeni alakaların geliştirilmesi için çalışmamızı tapşırmıştı.


3. Nasıl olsa da darıhdığınız veya sıkıntı çektiğiniz anlar da olmuştur. Tabii ki olur. Bunu danmak (inkâr etmek) imkânsız. O zaman sizi avutan neler olur?

      Doğrusunu isterseniz ben burada hiç sıkılmadım diyebilirim. Bunun birkaç sebebi var: Bir kere buraya gelirken nereye geldiğimin farkındaydım, beklentilerim gerçekçiydi. Azerbaycan ve onun halkı hakkında belli bir görüşüm, kanaatim vardı. Gördüğümle, umduğum arasında bir farklılık olmadı. Burada çok yahşı karşılandım. Başka bir sebeb, bu belki de en önemlisidir, burası bana yabancı bir muhit tesiri bağışlamadı. Hep söylenen bir laf ama buna bakmayarak bir kere de ben söyleyeceğim: Burada kendimi yurdumda hissettim. Eğer doğma dilinizle anlaşıyorsanız o zaman yabancılık, gurbet, gariplik hissi olmuyor. İnsanın vatanı dilidir. Galiba meşhur Alman Filozofu Heidegger böyle diyor. Bence bu tamamiyle doğru. Daha önce İngiltere’de, Mısır’da oldum. Mesela Mısır, İngiltere’ye göre bana daha doğma (tabii) geldi. Mescidler, minareler, ezan sesleri daha doğmadır bizim için. Mesela Tolunoğlu Mescidi sizi hemen oraya bağlıyor. Sonra Osmanlı Devleti’nin hatıraları var. Hatta daha uzakta Memlukların. Sonra İskenderiye… İskenderiye’de Kayıtbay’ın Kalesi’ni görünce orayı hemen benimsiyorsunuz.

      Azerbaycan’a gelince ortak olduğumuz o kadar çok şey var ki, ayrı olanları sadalamak lazım! Bir de siz İstanbul’da yaşadınız, İstanbul’u sevdiğinizi biliyorum ama ondan çok da şikâyet ediyorsunuz. İstanbul’a sonradan gelme biri olarak bunu, ben daha iyi anlıyorum. Çünkü İstanbul insanı gerçekten tek ü tenha koyar. İstanbul’da teklik (yalnızlık) içindesiniz. İstanbul’da dostunuz, arkadaşınız neredeyse olmaz. Ama bu İstanbul’un günahı değildir sadece. Bütün büyük şehirler böyledir, mesela ben Londra’da yaşadım. Londra da böyledir ve orada dost-düşman bütün Türkiyeliler bu sebeple birbirlerine sığınırlar, arkadaşlık, yarenlik ederler. İşte bu İstanbul’dan sonra Bakü’ye gelmek insana hiç çetin bir şey gibi gelmiyor. Tersine daha bir rahatlık ve esenlik buluyor insan burada. Bakü aslında orda-burda göbelek (mantar) gibi biten hündür ve kasvetli binaları bir tarafa, bütün büyüklüğüne rağmen –çok geniş bir sahaya yayılmış vaziyette- küçük bir şehir havasında. Daha doğrusu şehrin merkezi veya kalbi küçük. Siz de eğer oraya yakın bir yerde yaşıyorsanız, hiçbir güçlükle karşılaşmadan fakat aynı zamanda ancak büyük bir şehrin sunacağı imkanlarla tanış oluyorsunuz. İstanbul’da trafik sebebiyle ayda-yılda bir gittiğiniz tiyatroya, sinemaya ve medeni bir merasime, burada, her gün bir kere ve hatta bazen birkaç kere gidebiliyorsunuz. Bu tabii biraz da bizim yaptığımız işin mahiyetinden kaynaklanıyor. Son olarak, ben galiba kendimle ve çevremle çok barışık bir insanım. O yüzden, hiç sıkıntı çekmeden yaşıyorum. Ama bazen insan olmak hasebiyle sıkıldığımız anlarımız olmuyor değil ama bunlar Bakü’nün getirdiği şeyler değil, İstanbul’da da, Ankara’da da, başka her yerde duyulabilecek insani sıkıntılar…

4. Sizin Azerbaycanda gördüğünüz işler kardeşiniz Yusuf Gediklinin bizim memleketimizin yaratıcılarını Türkiye’de tanıtmak çabalarını hatırlatıyor. Bunu itiraf edeyim ki, sizden önceki ataşeyi ben hiç tanımadım ve bunu kendimde bir eksiklik olarak da görmüyorum. Çünkü neler yaptığından da habersizim. Ama şunu itiraf edeyim ki, sizin insani hassasiyetiniz bizim bir çok yazarlarımızla sıcak ilişkilere bir vesile oldu.

      Teveccüh gösteriyorsunuz. Benim gerçekten bu iki yerli halk için bir şey yapıp yapamadığım, sanırım, buradan ayrıldıktan sonra ortaya çıkacak. Eğer o zaman insanlar beni yahşı hatırlarlarsa veya medeni münasebetlerimizi vazifeye başladığım zamana göre daha gelişmiş bir seviyede bulurlarsa, belli ölçüde uğurlu sayılabilirim. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, ben bu işi resmi bir iş olarak değil, bir misyon duygusuyla yapıyorum. Ağabeyim Yusuf Gedikli de yıllardır aynı şekilde çalışır. İnandığımızı gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Türkiye halkıyla Azerbaycan halkını bir çınar ağacının iki büyük budağı (dalı) olarak görüyorum. Ben ağaca hizmet ediyorum, onun köküne su taşıyorum, onun daha gür ve sağlam şekilde ucalması (yükselmesi) için gayret gösteriyorum. Benden evvelki arkadaşlara gelince, her yiğidin bir yoğurt yeme biçimi var. Mutlaka herkes güzel anılmak, güzel bir iş yapmak ister, yalnız bazen talih insana yar olmaz, ne bileyim?

5. Azerbaycana gelene değin siz Türkiyede bir üniversitede çalıştınız ve bu görev sizin ilk diplomasi göreviniz. Yenice azadlığını (hürriyetini) kazanan bir ülkede bu tür görevlerde çalışmak zor mu?

      Bu hususta bir şey söyleyebilmek için takdir edersiniz ki tecrübeli bir diplomat olmak gerekir. Oysa sizin de belirttiğiniz gibi bu benim ilk diplomatik görevim. Ama biz burada işimizi yaparken hem yetkililerden, hem de halktan büyük sevgi, alaka ve istilik görüyoruz. Görev yaptığı ülkede, araya sonradan öğrenilmiş bir dil sokmadan anlaşabilme imkanı herhalde her diplomata nasip olacak bir şey değil. Bu bakımdan biz çok avantajlı durumdayız. Ama bazen gözlenmedik bazı hadiseler de olabiliyor fakat biz bunların üzerinde dayanmadan işimize ve geleceğe bakıyoruz. Biz şimdi çok uzun sürmüş bir kapalı devrin bıraktığı tortuları silmeye çalışıyoruz. Azerbaycan toplumu her öten gün özünü keşfediyor, yaralarını sarıyor, tabir caizse özünü rehabilite ediyor. Buna başka bir ifadeyle keçid devri deniyor. Azerbaycan 1918’de Mehmed Emin Resulzade ve arkadaşlarının kurduğu, maalesef kısa bir müddet yaşayan ve şarkta ilk demokratik cumhuriyyet olan kısa müstakillik yaşamını saymazsanız, modern devirde ilk defadır ki müstakil olarak kendi iradesiyle ve isteğiyle, önceliklerini kendisi belirleyerek, hedeflerini kendisi çizerek bir devlet hayatı yaşıyor. Gitgide güçleniyor ve sağlamlaşıyor. Bizim medeni münasebetlerimiz 1920’lere kadar şöyle-böyle devam edebilmişti. Ancak Azerbaycana 11. Kızıl Ordu’nun girişiyle Bolşevik hakimiyetinin kurulmasından 1991’e kadarki dönem yitik bir devirdir. Bu arada yitirdiklerimizi telafi etmek için sırtımızda çok büyük bir külfet var. Bak, bu durumun getirdiği ciddi bir çetinlik var, yapılması gereken pek çok şey var ve elimizdeki imkanlar bunların çok küçük bir hissesini yapmaya elveriyor. Yapılması gereken birikmiş işlerle, yaptığımız işler arasında qebul edelim ki ciddi bir oransızlık var. Bu bakımdan ne yapsak haklı olarak yetersiz görülüyor, daha fazlası isteniyor. Umut ediyorum ki, gün geçtikçe daha tatmin edici çalışmalar yapacağız. Zorluk, bizim medeniyetimize yönelik talepleri bütünüyle karşılayamamak! 

5. Azerbaycan’la Türk basını mukayese edilirse (tabii ki mukayese caiz değil) ama mukayese olunursa, hangi farkları görmek mümkündür?

      Hemen belirteyim ki Azerbaycan’da kökü yüzyılı aşan, canlı, dinamik, coşkun bir basın var. Bu hali ben bizim 1908’de ilan edilmiş olan II. Meşrutiyet devrinin metbuatıyla kıyaslayabilirim. O zamanda zincirlerinden boşalmış gibi herkes gazete, dergi çıkarıyordu. Burada da vaziyet aynı. Geçenlerde gazete istediğim bir köşkte (büfe) satıcı, tezgahın üstünde sorduğum gazeteyi ararken “Erken duran (kalkan) gazete çıkarıyor” diye şikayet etti. O kadar çok gazete var ki…

      Burada gazetelerin bütün hafta boyu çıkmaması ilk geldiğimde benim yadırgadığım bir şeydi. Her gün gazete okumaya alışmış bizim gibi bir ülkeden gelen için alışılması zordu Pazar ve Pazar- ertesi günlerinde gazete çıkmaması. Şimdi okuyacak şey çok olduğundan iyi ki bütün gazeteler haftanın her günü çıkmıyor diyorum. Sonra anladım ki bu durum Azerbaycan’a has değil, bütün köhne (eski) Sovyet mekanında böyledir.

      İki basını mukayeseye gelince, Türkiye’de basının çok daha etkili olduğunu söylemek doğru olur zannındayım. Hani basın için yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü güç derler. Bana öyle geliyor ki, bizde zaman zaman basın kendinden evvelki bu üç gücün yerini alabilmektedir. Oysa Azerbaycan’da basın birçok şeyi yazıyor, bizde bunlar yazılsa yer yerinden oynar, burada ise kimsenin kılı kıpırdamıyor. Gazetelerin kullandığı üslup da burada daha sert görünüyor, hatta bazen çok duygusal da olabiliyor. Bazen jargon sözler de rahatlıkla terennüm edilebiliyor. Ama bizde basın bu son yıllarda belirli ellerde toplandı, bu sağlıklı sayılmaz. Burada ise öyle bir durum yok görünüyor. Bu farklı fikirlerin efkâr-ı umumiyeye çatdırılması (ulaştırılması) bakımından daha sihhatlidir. Öbür yandan, bizde gazeteler daha ucuz, hacimleri de kıyas kabul etmeyecek ölçüde fazladır. Hatta Kazakistan’daki bir arkadaşım söyledi, derste öğrencilerine bir Türkiye gazetesi göstermiş, öğrenciler, “bu, bir günde mi hazırlanıp basılıyor?” diye şaşkınlıklarını gizleyememişler. Ama ben Azerbaycan basınının sağlam temeller üzerine kurulduğunu biliyorum ve gün geçtikçe daha iyiye gideceğine ve ülkenin demokratik kurallara göre idare edilmesinde büyük yardımının olacağına yürekten inanıyorum.

Bir de burada gazeteler medeniyyet ve edebiyyata daha fazla yer veriyorlar. gazetelerde şiirler, hikâyeler neşrediliyor. Bazı gazeteler edebiyat ve medeniyyet ekleri yayımlıyorlar. Böyle şeyler bizim gazetelerimizde pek görülmüyorlar.


6. Fethi Bey, epey zamandır ben de sizinle bir türlü görüşemiyordum ve biraz da gurbetde yaşamış bir insan olarak, böylesi zamanlarda kimlerle temasda olmayı arzu ederdiniz gibi bir soruyu size yöneltmeği kendime bir borç olarak görüyorum.

      Demin söylediğim gibi ben Bakü’de, İstanbul’da darıhdığımdan (sıkıldığımdan) daha fazla darıhmıram. Ailemin yanımda olması büyük bir şans benim için. Daha altıncı ayını süren Bakülü balası bir bebeğimiz de var. Bizi oyalıyor. Gün boyu işim, itiraf etmek lazımsa beni çok yoruyor. Bazen akşamlar da tedbirler oluyor. Eve döndüğümde uşaklarımla (çocuklarımla) güzel vakit geçiriyoruz. Ayrıca Türkiyeli olsun, buralı olsun dostlarımız var. Fırsat buldukça biriyle-ikisiyle bir araya gelip dertleşiyoruz, sohbet ediyoruz. Ama yay (yaz) vakti çok bürkülü olduğundan Bakü’nün havası çekilmez oluyor. Yalnız haksızlık etmemek bakımından kışının İstanbul’a göre çok yumuşak olduğunu de eklemeliyim.


7. Bu görevde en zorlandığınız anlar?



      Bazı taleplere yok demek bizim en büyük sıkıntımız. İnsanlar size bir ümitle geliyor, ümit olmasa ne için gelecek? Onların isteklerine herhangi bir sebeple menfi cevap vermek benim için en çetin iştir. Fakat tez tez (sıkca) maalesef böyle cevaplar vermek zorunda kalıyoruz. Çoğu zaman bu, bütçe imkânlarımızın mahdut olmasından kaynaklanıyor. Oysa bazen gelen isteğin yerine getirilmesi gerektiğine siz de yürekten inanıyorsunuz, bu halda yok demek daha da çetin (zor) oluyor.

8. Türkiyede yayımlanan Ufuk Ötesi aylık dergisinde yazılarınız yayınlanır, gazetecilik dışında daha hangi alanlarda yazılarınız var ve bize hangi yazınızı takdim edebilersiniz?


      Ben aslında ilim adamıyım, Osmanlı hukuku üzerine mütehassısım. Bu sahada yayımlanmış kitabım ve çeviri kitaplarım var. Ayrıca Osmanlı hukukuna dair birçok makalenin müellifiyem. Bu arada üç yıla yakın bir zamandır Ufuk Ötesi gazetesinde yazılarım çıkıyor. Ben yazılı olan şeye neredeyse “kutsallık” atfeden bir adamım. Bu yüzden Ufuk Ötesi’nde “Evrak-ı Perişandan” başlığı altında hırda (bozuk)-para mevzularda yazılar yazıyorum. Bunlar çoğunlukla eski el yazması kitaplardan, kitap parçalarından, hatta bazen sadece bir veya birkaç varaktan (sayfadan) bulup çıkardığım ve adeta bir hekim gibi tedavi edip yeniden hayata kavuşturduğum eski, yırtık-pırtık kağıt parçalarından çıkarılan mevzulardır. Sonra Bakü’ye gelince “Evrak-ı Perişandan”ı “Bakü Mektubu”na çevirdim. “Evrak-ı Perişan” ismi bizim büyük vatan şairimiz Namık Kemal’in tarihten söz eden bir eserinin adıdır. Aslında ben bu yazıları,  Bodler’in şiir kitabının adına benzer bir adla adlandırmak istiyordum: Bataklık veya zibillik çiçekleri gibi. Bununla da vermek istediğim bir mesaj vardı; o da şuydu: Medeniyetimize ait en hırda şeyi de korumak lazımdır, onlara dikkatle bakıldığında ve sevgiyle eğilindiğinde içlerinde ne cevherler sakladıklarını bulup açığa çıkarabiliriz. Dolayısıyla onlara karşı bir saygı ve koruma hissi uyandırmak istiyordum. Çünkü benim tahlilime göre, umumi olarak Türklerin eksikliği, öz kiymetlerine bigane yanaşmaları, onlara “sahiplik hissi”nin yok derecede olması veya kâfi sağlamlıkta olmamasıdır. Komşularımız bize ait olan şeyleri hiç çekinmeden sahiplenirken, biz onların değerlerini çalındığında, oğurlandığında fark edip geri kaytarmaya (dödürmeğe,getirmeğe) çalışıyoruz.

 

Mahmut Aşkar
Bu Vebal Kimin?
Bilgiye muhtacız, bilge başımızın tacı... Lâkin arınmış, durulmuş bilgi ve arındıran bilge! Devam
Yakup Yurt
14 ŞUBAT SEVGİLİLER GÜNÜ VE 3S KURALI…
Gül-diken bütününde esas olan güldür.
Devam
Hidayet Kayaalp
OYNAMADAN GÜLEBİLMEK
„Gülelim-oynıyalım“  şeklinde deyim üreten belki de az millet bulunur yeryüzünde. Devam
Ali Kılıçarslan
TÜRKİYE GÖÇ VAKFI
Göç hareketi yarım yüzyıllık bir süreçten sonra, özellikle göç edilen ülkelerde yeni bir boyut kazanmıştır. Devam
Ozan Yusuf Polatoğlu
Bitlis’de 5  Minare  İsviçre’de 4 Minare
İsviçre’nin Müslümanların yaşamadığı çok kenar çevrelerden yüksek oranda minareye hayır oyları çıkmış, yoksa minareyi çok başka bir şey mi sanıyorlar fıkradaki gibi… Devam
Muhsin Ceylan
Eğitim masallı uyum yalanları...
Günümüzdeki uyumla alakalı sıkıntıların sebeplerinin mevcut kanun ve uyugulamalar olduğunu Sayın Bakan bilmez mi? Devam
Leman Kuzu
SEVGİ  ZAMANI!..
SEVGİ  İNSANLARA VERDİĞİNİZ SÜRECE SEVGİDİR...   Devam
Yakup Tufan
GÖÇMENLER VE UYUM MECLİSLERİ
Almanya’da gerçekleşmesi arzu edilen gerçek bir uyum, ançak -gerçek bir demokratik hak- ve -eşitlik ilkesi- ile elde edilebilir. Devam
Orhan Aras
KIRMIZI GÜL
Ama hangimiz şimdiye kadar güzel öğütlere kulak vermişiz ki? Hangimiz bile bile hayatımızda pişmanlıklar yaşamamışız ki?
Devam
Prof. Dr. Hacı Duran
İsrail'in Arapları, Ermenistan'ın Türkleri
Türkiye ile Ermenistan'ın Zürih Protokolü çerçevesinde yeni bir süreci başlatması, barış adına iyi bir gelişmedir. Devam
M. Ali Aladağ
Kötüler ve İyiler
Adam doğan güneşe sırtını çevirdi, batacak güneşten yana yüzünü döndü. Devam
Üzeyir Lokman  Çaycı
Bu adam senin baban
Ay yıldızlı bayraklar da yıllar sonra yine devletin asil güçleriyle birlikte bölgede yerlerini almışlardı. Devam
Ayten Kılıçarslan
Köpekler ve İnsanlar
Hepimiz farklı zaman ve mekânlarda keşke dedik. Hem de bir defa değil binlerce kez söyledik…
Devam
Nurdoğan Aktaş
Türkçe Konuşulan Yerler İstanbul’dur
Tofiq Abidin
RAŞİT DEMİRTAŞ a  UĞURLU YOL
İsmail Tüysüz
BİZDEN ÖNCE MASALLARIMIZ GELMİŞ
Doğan Tufan
Bizans Oyunlarına dikkat